Bir İzmirlinin Kaleminden
Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16.04.2017

Dünyaya Gururla Bakanlara...


Gururla Bakıyorum Dünyaya

çünkü isyan bıçağıdır böğrüme saplanan sancı
çünkü harcımı öfkeyle, imanla karıyorum
ve kederin
ve solgun yüzlü işçilerin üzerine
dağbaşlarının hırçınlığı savruluyor benden.
çünkü beni ateşiyle dimdik tutan kin
çünkü benim gözbebeklerimde tutuşan şafak
miting afişleri
cesur pankartlar
ve binlerce militan
derin denizlerin aydınlığı
zorlu sabahlar
gökyüzü ve lâle
sıkılmış bir yumruk gibi giriyoruz hayata.

çünkü ben sevdiğim kızı
yaşamak gibi
halkım gibi sevdiğim kızı
/ki şiirini yazamayan
ve türküsünü söyleyemeyen halkım gibi
binlerce ve binlerce kurşunlanan halkım gibi
zincirlere vurulan
savaşlara yollanan
vergilere bağlanan halkım gibi
felç ofmuş yalnızlıklara bırakarak
büyük acıların ve gözyaşının içine bırakarak
şiirlerimin bir bıçak gibi ışıldadığı
devrim türkülerini
ve başkaldırmayı öğreten dudaklarını
bir kere olsun öpemeden
bir kere olsun tutamadan kaygısızca
serin bir yaz gecesi gibi ürperen ellerini
hatta boynunu ve ayak bileklerini
bilemeden bilemeden bilemeden
vurdum yüreğimi şanlı kavgaya
barışın ve özgürlüğün dağlarına yürüyorum işte
/yiğitsen uslandır beni
ey yasakların
kahpeliğin
ve soygunların koruyucusu
türkü çağıran kızlarımı sustur
ve kahraman oğullarımı,
mezar kaza kaza kederli, kızgın
tohum serpe serpe hünerli
ve sömürüle sömürüle bomboş
ve açlığın
ve zulmun izlerini
derin uçurumlarında taşıyan ellerimi
nacaklara ve tırpanlara sarılan ellerimi
mavzerlere sarılan ellerimi
zincirlere vur gücün yeterse.
ama adına yaşamak dersen
ot gibi, saman gibi yaşamak dersen
bir solucan gibi yerlerde sürünerek
ezilerek
horlanarak
sömürülerek
re-zil-ce

çatlayan tomurcuğun
doğan çocuğun çığlığını duymadan
gül benizli sevgilinin
titreyen göğüslerini öpmeden doyasıya
korka korka
yana yana
her gün biraz daha derinden
her gün biraz daha kapkara duyarak ölümü
aç ve arkasız
köpekleşerek
yaşamak dersen
bu yürek
çat diye çatlasın be!
gelgelelim parlayan güneşi
emekçi halkların
kahraman halkların güneşini
şehvetle içine dolduran toprak
şimdi sımsıcak
şimdi ulaşılmaz
şimdi olgun meyvalarla dolu
bahar bahçelerini salmaktadır dünyaya,
ve gül benizli sevgililerin dudaklarında hayat
bizi aşka ve kavgaya çağırmaktadır,
bıçak kemiğe dayandığı
ok yaydan fırladığı için değil
/bu bezirgan saltanatı
bu zulum bitsin diye

ağaran günler için
yeni bir dünya uğruna
yüzlerinde cesaretin onuru
ve imanlı gücü dövüşen dünyanın
emperyalizme karşı dövüşen dünyanın
ve ölüme
gülerek koşan genç savaşçıların
al bayrakları dalgalansın
dalgalansın dalgalansın
kinle boğuşan yorgun yüreği
aydınlansın diye anamın.
felaketler geçirmiş anamın
dişleri dökülmüş kederli ağzı
ağlamaya hazır gözleri
safrası
ve sonsuz
ve dağlar eriten sabrı,
merhameti
yani bir bütün halinde insanlığımız
yunsun, arınsın diye duru pınarlarda
alın terinin namusu kurtulsun diye
kurtulsun diye sıcak somun
acı soğan
ve çiçekli basmalar
ahdettik
vefa ettik
kelle koyduk
ölen ölür dostlar
düşmanlar heyy
kalan sağlar
….
..
Orhan Kotan

Paylaş:

16.05.2016

Tanrı intihar etmeli!

"Ben tanrı olsam intihar ederdim." Bu sözü internette dolanırken, duvar yazısı olarak gördüm. Bence var ise, kim ise tanrı intihar etmeli. Bizi savaştırdığı için, ayrıştırdığı için, korkuttuğu için, tanrı intihar etmeli.

Gece Beşiktaş şampiyoluğunu ilan etti. Bence hak ettiler. Hak edilmeyen şeylerde var. Mesela İzmir kulüpleri yok olmayı hak etmiyor. Ama koca koca çınarlar yok olup gidiyor.

Beşiktaş taraftarlarının sevinç gösterileri bitince balkona çıktım. Evimizin önünde havuz var. Belediye yapmıştı. İşte icraat olsun. Gözlemlerime dayanarak bu icraatların, seçim zamanları hizmet, seçimlerden sonra halkta bir hezimet olarak döndüğünü söyleyebilirim. Çünkü genel de en gereksiz olanları ilk yapılır. Bu evimin önünde bulunan havuz bana, insanların ne kadar pis ve cimri, çıkarcı olduğunu gösterdi. Havuz temizlenirdi, çok sık olmazdı ama temizlenirdi. İki gün sonra pet şişe, pet bardak, poşet, dondurma çubukları, cips paketleri görülmeye başlar ve havuzun rengi sarıya dönerdi. Hiç görmedim ama bazen havuza işediklerinden bile süphelenirdim. Belediyenin yanındaki berber dükkanı, su gitmesin diye bu havuzdan kova ile su alır, yerleri bu su ile paspaslardı. Havuzun yanındaki büfe, yazın etrafı serinletmek için bu suyu kullanırdı. Ben içten içe "bu kadar olmaz" derdim. Yazın havuz suyunu kullandıkları için su çabuk biter. Belediye tankerle su getirip havuzu doldurur ve etrafta bulunan ağaç ve çiçeklere su verirdi.

Bu havuzun suyunu en çok kullanan sokak köpekleriydi. Buradan su içerler, çok sıcak havalarda suyun içine girip serinlerlerdi. Belediye sokak hayvanları için su içme yeri yapmıştı, su azalınca doluyordu. Fakat az sayıda olsa da, içinde su varken görmedim veya bana denk gelmedi. Belki bakma ihtiyacı duymadım.

Köpeklerden çok korkardım. Bu korkumu birçok kişeye göre geç yendm. Bu korkumun hastalığı bol olan bir çocukluk geçirmem ile bağlantılı, anne evhamı yüzünden  olduğunu(Asıl evhamlanılması gereken, korkulması gerekelelere bir şey yapamadılar.), düşünce işleri bakanlığım da onayladı.

 Akşam ilk defa yolu bizim evin önüne düşen, buralardan olduğu kulağındaki mavi, ismini bilmediğim küpemsi şeyden anlaşılan bir köpek geldi. Hangi hakaret kelimesini kullansam, hakaret için kullandığım kelimeye bile hakaret teşkil eden şahsiyette biri bu köpeğe çarpmış, bir diğer ihtimal bu köpeği eşdeğer şahsiyette biri fena dövmüş, olmasını istediğim ihtimal ise köpeğin hastalığı yüzünden ön sağ ayağının kesilmiş olmasıydı. Havuzdan su içmek istedi, tek ayağıyla içmeyi başaramadı. Havuzda az su vardı, yetişemedi. Yoldan geçen kimse de yoktu, olanlar ise yolun karşısındaydı. Havuzdan su içemeyince,  insanların yoğun olduğu yolun karşısına geçti ve kaldırımın ortasına "ben de varım" der gibi yattı.

Annemden bir kap istedim, mutfaktan su doldurdum ve aşağı indim. Yolun karşısına geçtim, suyu önüne bıraktım. Sudan biraz içti, anlam veremediğim bir şekilde ağzını suyun içine soktu, burun deliklerinen nefes vererek suda baloncuklar oluşturdu. O bunları yaparken, ben kaldırımda oturuyordum. Daha sonra yanıma gelip yattı. Beş altı dakika sevdim. Giderken havuzdan kaba su doldurdum. Havuzun kenarına bıraktım. Apartmanın kapısına kadar benimle geldi. Kapıyı kapatırken gözlerine baktım. Değişik bir şekilde parlıyordu. Hani kışın haberlede, doğuda yollar kapalı olduğu için, kar içinde okula ulaşmaya çalışan, gözleri parlayan öğrencileri gösteriyorlar ya tıpkı onlar gibiydi. Aklıma ilk gelen bu oldu... Bu parıltıların sebebi, yüreklerindeki umudun gözlerine yansımasıydı.

Çok kötü yaratıklar olduğumuzu biliyorum. Düşünebiliyoruz ama en çok kötülüğü, kolayımıza geliyor. Kendi türünün engellisini rahat yaşatmak için elinden geleni yapan, başka canlıları engelli bırakıp terkeden, hatta kendi türünden başka canlı türlerine ilgi duyan tek canlı insanoğlu. Tanrı intihar etmeli, bu kadar kötü varlıkları yarattığı için . Tanrı intihar etmeli, ben değilim, kim ise söylemesin intihar etsin. İnsanlara acı çektirenler yüzünden, hayvanlara, doğaya acı çektirenler yüzünden artık yaşadığımız her şeyin sorumlusu olan, yalnızlığından dolayı bizim birbirimizi öldürmemizi izlemekten zevk aldığını düşündüğüm  tanrı intihar etsin.
Savaşmayalım, ayrışmayalım, korkmayalım, birbirimize acı çektirmeyelim, rahat bir nefes alalım.
Paylaş:

11.05.2016

Mutlu ve başarılı olmak için birkaç öneri



Kendinizi tanıyın. Bir insanın kendini tanıması hem zor hem de acı çekerek, zevk almayarak yaptığı bir iştir.Kendinizi tanımak istiyorsanız, mazeretler üretmeyi bırakın. Ruhunuzun derinliklerine inmek için vakit ayırın.İnsanın kendisine objektif bir şekilde bakabilmesi, kendini olduğu gibi kabul edebilmesi zihninin sağlamlığına bağlıdır.
 
Yenilmeyi göze almak gerekir. Bazılarımız için öğrenmenin birçok zorlukları vardır.Küçük bir çocuk şaşırtıcı hızda yeni şeyler öğrenir. Bu arada birçok yenilgi alır. Büyümek, yenilgilerin güler yüzle karşılanmamasıdır. Yaşımız ilerleyince bir işi bir defa deneyip, başaramazsak tekrar denemeyiz. Yapmadığımız şeyleri ise denemekten korkarız. Yenilgi korkusu, araştırma gücü ve deneme arzusunun katilidir. Oysa daha iyi yenilmek için başaramadığımız şeylerin üstüne gitsek, belki başarılı olacaktık.

Zorunda olduğunuz şeyleri değil, sevdiğiniz şeyleri yapın.Etrafımızdaki engelleri aşabilmek için çaba göstermek, enerji sarfetmek, bizi ileriye götürecek hamleler yapmamız gerekli. İlermiyorsanız gerilersiniz.İnanarak ve severek yapılan işlerde engelleri aşmak, çözüm üretmek, sevmediği işlerde çalışan insanlara göre daha kolaydır.Sevdiği işlerde çalışan, yaptıkları işi değerlendiren ve çalışırken zevk alan insanların motivasyonları her zaman yüksektir.

Önyargılarınızdan kurtulun. Karşınızdakini yeteri kadar dinlemeden, kesin yargıya varmayın. Hayatınıza giren kişiler hakkında, önyargılarınızı azaltır ve insanları olduğu gibi kabul ederseniz, daha mutlu ve başarılı olabilirsiniz.
Paylaş:

19.07.2015

Çok geri kafalıyım

Tarihi eser niteliği taşıyan binaları niteliğini değiştirerek yıkarız. Yerine modern on-beş, yirmi katlı binalar dikeriz. gelişiriz. Gelişmekten tek anladığımız bina dikmek...

İnandıkları kitapta topraktan yaratıldığımız yazmasına rağmen toprağın pis olduğuna inandırdılar ev sahiplerini, diktiler binaları...Rahat rahat apartmanlarda oturmak, evine asansörle çıkmak varken eski püskü Rum evlerinde oturmak ev sahiplerine cazip gelmedi. Altı, yedi daireye kim hayır der ki...

Oturduğum ilçe çok değil, on-beş yıl önce Rumlardan kalma taş evlerle doluydu, azda olsa ahşap ve iki katlı evler vardı. Şimdi ise sokaklarında dolaşmak bile zevk vermiyor, Geliştik ama bir kültüründe içine ettik. O evler yok artık dut ağacı olan ve domates, biber, patlıcan ekilen bahçeleri de onlarla birlikte çekip gittiler. Gelecek sene için tohum saklamak da yok, o evlerle birlikte bir kültür de yok oldu. Yerlerine apartmanlar diktiler, önlerine beton döktüler, yollarına ise asfalt döktüler.

Bir gün kendimi doğaya bırakayım dedim. Başladım dağa doğru yürümeye beton yol bitti asfalt  başladı sonrada patika yol...  Neyse yürüyorum daha doğrusu yokuş çıkıyorum.. On dakika falan yürüdükten sonra Müteahhit'in biri Koca çamları kesmiş, sekiz, on binalı villalar yapmış. Neyse küfrederek yürümeye devam ettim. yirmi - yirmi beş dakika yürüdüm... Bir de ne göreyim ileride toz bulutu, tepeden kamyon geldiğini fark ettim. "Hayırdır? Yukarıda ne var?" dedim. "Taş ocağı var" dedi Taş ocağı da aşağıdaki çok büyük ağaçlık bölge ye inmiş, ağaçların bir kısmını yok etmişlerdi. Kendi kendime "Güzelim dağ elimizden gitmiş. Müteahhitler, dağın ilçeye yakın olan yerlerin ırzına geçmiş, taş ocağıda yukarıdan başlayarak ormana tecavüz etmiş.".  diye söylendim. Bu hızla gidersek yakında ağaç altında oturup okuyacağım yada içeceğim tek yer mezarlık olacak.

Geçtiğimiz günlerde Srebrenitsa ile ilgili yazmıştım. Maalesef, insanlık tarihinde soykırımları çokça görüyoruz. Keşke hiç olmamış olsalar ama keşkelerle yaşamak zorundayız. Soykırımlar, insanlık tarihinin utanç anıtlarıdır. Soykırım sadece bir ırka ya da etnik bir gruba değil, her şeye yapılabilir. Kültür de bunlardan biridir. Modernizm ve piyasacılık yani her şeyin alınır satılır olması kültüre yapılan soykırımı kolaylaştırır. Tarihi eser olarak nitelendirilen binaların devlet eliyle ya da devlet iziniyle yıkılması kültüre yapılmış bir soykırımdır. Doğanın kendi kültürü vardır. Binlerce ağacı kesip, hiç gerek yokken saray yapmak yada kuruyacağını bildiğin halde akarsulara HES yapmak kültürel soykırımdır.

Ve bütün bunlar muhafazakar geçinen ama muhafazakâr olan hepsi birbirinin devamı olan partiler zamanında oldu. Bazen düşünüyorum da "muhafazakar geçinmeyen muhafazakar olan partiler tarafından yönetilse idik nasıl olurdu? bu sorunun cevabını hiç öğrenemeyeceğim. Çünkü ülkemde muhafazakar insan yok, muhafazakar parti nasıl olsun.
Muhafazakarlık demek bu değil, bu muhafazakârlık. Kâr arttırmak ve muhafaza etmek asıl amaç, nasıl artacağının bir önemi yok. Bir dergi de okumuştum İtalya da tarihi yapılarda oturan insanlar, her yıl binanın onarımını yaptırmak zorundaymışlar, o yapıların kesinlikle zarar görmemesi gerekiyormuş. Yani belkide içinde oturan insanların bir çivi bile çakmaları yada evlerini istedikleri gibi boyamaları yasaktır. Muhafazakarlık budur.Kültür toplumların yüzlerce hatta binlerce yıllık deneyimlerinin tümüdür. Kültüre yapılan soykırım da aslında toplumun geleceğine yapılmıştır. Orhan Gökdemir bir kitabında (yanlış hatırlamıyorsan Cumhuriyetin ilk/son yüzyılı) şöyle bir şey diyordu. "Biz de muhafazakar yok tuhafazakar var." Gerçekten de istisnalar hariç bizde muhafazakarlar biraz tuhafazakar. tuhaf tuhaf huyları var...

Paylaş:

16.07.2015

Sinir olduğum şeyler! 2

1. Gösteriş olsun diye bir şeylere karşı çıkanlar. Karşı çıktığı şey hakkında hiç bir fikri olmayıp sadece sürü psikolojisine kurban gitmiş insanlar topluluğu...Biraz düşünün!

2. Sadece bir ülkenin onurlu insanlarının yaşadığı devletten hesap sorma hakkı vardır. İsterse bir tl olsun vergi kaçırıyorsan devletin ya da hükümetlerin; yolsuzluklarından, hırsızlıklarından, talanından ve sarayından hesap sorma hakkı yoktur.

3. Konuştuğum kişinin neredeyse her cümlede salak, manyak, geri zekalı gibi kelimeler kullanması...

4. Siyasi görüşlerime, görüşüm hakkında bilgisi olmayan insanların biliyormuş gibi sallaması, yorum yapması...

5. Modayı takip edip, yeni çıkan şeyleri alan, aldığı şeyleri de sanki kendisi sıfırdan yapmış gibi öven insanlar. Karşındakinin fikirlerini düşünmeden sonuna direkt "sen de al" tarzı cümle kurarlar.  Daha telefonum bozulmadı,  ilk günkü performansında çalışıyor...

6. Annem, babam karışmazken yaşam tarzıma, düşüncelerimi istedikleri gibi eleştirip, benim eleştirmeme izin vermeyen insanlar...Benim inançsızlığıma saygı göstermeyen insanlar. Çevremdeki herkesin inançlarına saygı duyarım ama sadece ahiret korkusu yüzünden ibadet eden insanları anlamıyorum. Bana karışsanız da sonuç değişmeyecek ki ben buyum. Dinlere göre değil, vicdanıma göre hareket ederim. Yanmama korkusu için bir şeyler yapıyorsanız çoktan yanmışsınız siz!
 

7. "Dedenin ismini taşıyorsun, deden bu partiliydi, kemiklerini sızlatıyorsun" gibi salakça şeyler söyleyen akrabalar. Dedemin adını taşımayı ben seçmedim. Ama yüzlerinize de söylediğim gibi siz daha babanızın verdiği partiye oy vermeye devam edin ama şunu da bilin o partiden bi cacık olmaz. Ben düzen dışı kalan sol partileri desteklemeye devam edeceğim.



Paylaş:

10.07.2015

Sinir olduğum şeyler!

1. Çok konuşan insan, özellikle de aynı şeyi defalarca soran/söyleyen kişiler. Biraz çok bilmiş olurlar, öz güvenleri tavanı delmiştir. Bilinmeyen o kadar çok şey varken, her şeyi bildiğini sanan insanlardır. Sevmesem de çevremde çokça bulunmaktadır. "Keçinin sevmediği ot burnunun dibinde bitermiş" ne de olsa.


2. "Kendisinin eli ayağı tutarken başkasına işini ya da isteğini yaptıran insanlar, ve kendini kullandıran insanlar." başkasına kendi işini/isteğini yaptıran  tiptir, karşısındakini düşünmez, genelde tek çocuktur, hamurunda bencillik vardır, kendini beğenmişin tekidir. kendini kullandıran insanlar ise pasif kalmıştır, sesini çıkarmazlar. değişik modelleri de vardır. Karşısındakini kırmak istemediği için isteğini yerine getiren tipleri de var.


3."Yolda yürürken sağa sola çöp atan insanlar ve tüküren hatta balgam atan gibi üst modelleri de olan insan tipleri" Çok tiksinirim. çöp atana çöpünü almasını söylesem de tüküren yada balgam atan insanla diyaloğa bile girmek istemem.


4. "Okurken ya da çalışırken kapı zilinin, telefonun çalması. Bir şeylerle uğraşırken birinin soru sorması." Kendime okuma ve çalışma saati koymama neden olan olaydır.


5."Gürültü."Son zamanlarda tam da okumak için ayarladığım zaman diliminde mobiletle geçen şahıs ve de arabasına ses sistemi döşemiş gecenin yarısı evimin önünden yüksek sesli müzik diyemeyeceğim gürültü ile geçen düşüncesiz insan.


6. "Arabanın dikiz aynasını sadece makyaj için kullanan kadın sürücüler ve de trafikte kadın sürücüleri sıkıştıran öküzler." Bu gruba bir de seyir halindeki bisikletlilerin dibinden geçen otomobil sürücülerin ekleyebilirim. Biraz saygı lütfen. Değerli motorlu taşıt sürücüleri; bisikletlerin yanından geçerken aranızda 1.5 m mesafe bırakın. Canavar olmayın, insan olun. Türkiye de yeterince trafik canavarı var. Trafiğinde canavarını yaratan tek ülke de bizden başkası olamaz.


7. "Anadili Türkçe olan insanların konuşurken Türkçe kurduğu cümlenin ortalarına doğru İngilizce kelimeler kullanması finali de Türkçe olarak yapan insanlar." Ya Türkçe konuşun ya İngilizce..



8 "Dünya da cennetten bir köşe deyip fotoğraf çektiren insanlar." Bunu diyenler genelde büyük şehirlerde yüksek binalarda oturan ve çalışan insanlar .Elbette ki çok güzel yerler vardır bu gezegende ama cennet yaşamaktır. Gerisini kimse bilmiyor. Bir zamanlar yüksek binaların olduğu yerlerde belkide önceden cennetten bir köşeydi. Cenneti yani yaşamı cehenneme yani yaşanmazlığa çeviren belki de insanoğlunun ta kendisiydi. Misal Artvin Cerattepe dünyanın yüz doğal ormanından biri. Milletin a..na koyan holding patronu ormanlarında a..na koymakta ısrarlı. Bölgede yapılması planlanan madencilik faaliyeti yüzünden 1.7 milyon ağaç yok olacak. Artvin'in su kaynakların büyük bölümü de bu bölgeden sağlanıyormuş. İçme suları da tehlikede. Esnaf kepenk kapatmış diğer vatandaşlarla birlikte çevrecilere desteğe gitmiş. Eğer bu şirket ormanın ve Artvin'in içme suyunu a..na koyarsa cennetten bir köşe cehennemden bir köşe olacak. Yukarıda da dediğim gibi "Cenneti yani yaşamı cehenneme yani yaşanmazlığa çeviren belki de insanoğlunun ta kendisiydi."



9 "Dünyada iken, hayatta iken acı çekiyoruz deyip, her şeyin cennet denilen yerde güzel olacağına inanan insanlar". Tamam her şey cennet denilen yerde de güzel olsun. Ama burada niye acı çekiyoruz, burada da güzel olsun. Hem tanrı ile sözleşme mi yaptın cennete gireceğine dair. Niye yaptığın her şeyi ahiret denen şey için yapıyorsun Orada bolluk olsun hepiniz de zengin olun. Yanınızdan altın akan nehir geçsin. Ama burada niye yoksulluk çekiyorsun ve haline şükrediyorsun. Yukarıda da dediğim gibi yaşam cennettir. Dünyayı cennete de çevirmek elimizde cehenneme de ama ne olacaksa eşit olsun. Başkalarının cehennemi bizim cennetimiz olmasın. Bizim cehennemimiz de başkalarına cennet olmasın. Ya bu dünyada yaşasın herkes cenneti ya da hiç var olmasın cennet denen şey.





 
Paylaş:

1.07.2015

Kapitalizm kendini anlatıyor.


Benim silahlarımdan biri dindir. Dinleri ve din adamlarını çıkarlarım doğrultusunda ayarladım. Tanrıyı modifiye edip, kurtarıcıların üstünde de rötuşarda bulundum. Kölelerime bunun doğru olduğunu buna iman etmelerini söyledim, televizyonlarda beyinlerini yıkayarak. Öldüklerinde cennet vaat ettim huriler ile birlikte. onlara burada  cehennemi yaşattım. Onlar çalıştı, ben zenginleştim güçlendim. onları ise çalışarak fakirleşmelerini sağladım. Din ile onları kontrolümde tuttum, sorgulamalarını engelledim.

Ben dünyadaki kaynaklarının yüzde seksenini dünya nüfusunun yüzde yirmisine verirken, kaynakların yüzde yirmisini de dünya nüfusunun yüzde seksenine bıraktım. Sizinle de tanıştığıma memnun oldum, en yeni kölelelerimden birisin, çalışarak özgürleşebilirsin. Afrika'nın zenginliğine el koydum. Dünya üzerindeki altın rezervlerinin yüzde doksanı Afrika'da iken sadece dört tane Afrikalı milyarder yarattım ve Afrikayı açlığa terk ettim.

Öyle kötüyüm ki zayıf ülkelere hastalık satar, utanmam bir de tedavisini iki, üç beş katına satarım. Dünyada altı yüz milyondan fazla obez ve sayısı bir buçuk milyarı geçen aç insan olmasını sağladım. çok yaşayayım.


Bir aralar Marx diye bir vardı, Karl Marx bu adam taktı bana Engels ile birlikte. Bunlar utanmazlar, benim hakkımda dedikodu yaparlardı. Marx benim için "gölgesini satamadığı ağacı keser" demiş. Öyle tabi artık 2000'li yıllardayız gölgesini satamadığım ağacı avm yaparım. Bu marx'ın bir de damadı vardı Paul, Paul Lafargue o da tembellik hakkı diye kitap yazdı, ben özgürleşmek için çalışın derken o "Çalışma her türlü entelektüel yozlaşmanın, organik deformasyonun nedenidir...Çağımızın çalışma yüzyılı olduğu söyleniyor; aslında acının, sefaletin ve çürümenin yüzyılı." diyerek kölelerimin aklını çelmeye çalıştı ama ben en güçlüyüm. Başka düzene izin vermem ekim devrimiyle kurulan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğini ben yıktım. Yüz yıl yaşamasına bile izin vermedim.


Hepinizi bağımlı yaptım. Sizleri zavallı, acınası tüketim bağımlıları haline getirdim. Öyle ki yeni çıkacak bir iphone alabilmek için böbreğinizi bile satarsınız. Babanız ölüm döşeğindeyken babanız için üzüleceğinize, miras yüzünden birbiriniz ile kavga etmenizi sağladım ve bunu keyifle izledim.

Ben sizi özgür bırakmam, düşüncelerinize sansür uygularım, sansürü delerseniz, en sonunda kendi ellerinizle kurduğunuz devletin güvenlik güçleri tarafından öldürürüm. Sizi devlete ödediğiniz vergilerle alınan silah ve cephane ile öldürürüm.

Benden kötüsünün olmadığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Ben parayı severim. O dünyaya sahip olmak için kan döker, savaşır, sömürür yapamayacağı şey yoktur onun. O emperyalizm.
Paylaş:

22.06.2015

Futbol

Futbolu çok severim. Çocukluğum sokakta top peşinde koşarak geçti. Dizlerim hep yara içindeydi. Belki de doksanlı yıllarda doğanlar olarak bizler, sokakta oyun oynayarak büyüyen son nesiliz.

Lise yıllarından beri bir takım tutmuyorum. ailemin çoğunluğu Fenerbahçeli.

Babam Fenerbahçeli olsa da rakip takımdaki iyi oynayan Futbolcuları destekler, iyi oynayan sporcuları. Lefter gibi mesela, Metin Oktay, Baba Hakkı, Metin Kurt.. dedemden, babamdan öğrendiğim sporculardır.

Benim desteklediğim bir isim de Bilic idi. "Futbol sosyalist bir oyundur" dediğinde benden artıları topladı.

Futbol ayrımcılığa, ırkçılığa karşı biraz Lefter Küçükandonyanis'tir. Milli takımımızda onlarca gol atmıştır Lefter. Metin Oktay'dır biraz, Göztepe'nin Galatasaray'ı 1-0 yendiği bir maç sonrasında kendisini markaja alan ve maç boyunca nefes aldırmayan 18 yaşındaki defans oyuncusunun Metin Oktay ile fotoğraf çektirmek istemesi üzerine, Metin Oktay "Sen benimle değil, ben seninle resim  çektirmek istiyorum demiştir". Fenerbahçe ile şeref stadının çamurlu ortamında oynanan Fenerbahçe Beşiktaş maçında iki farkla Beşiktaş galiptir. Maçın ortasında Beşiktaş atakları art arda devam ederken orta sahada Fenerbahçe kaptanının yanına gelerek " Arkadaşlara söyle biraz maça asılsınlar, bu maçın zevki böyle çıkmaz" diyen Baba Hakkı'dır futbol. Futbol alanında ilk kez sendikal faaliyet başlattığı için spordan afaroz edilen Metin Kurt'tur birazda.

Onların oynadığı dönemler belkide futbolun içine bu kadar piyasacılık girmemişti. Belki de aynı bugünkü gibidir, bilmiyorum. İki takım taraftarlarının yan yana karşılaşmaları izlediği dönemlerde yaşamadım. Tekrar öyle olmasını isterim.

Futbol da dayanışmadır zaten. 1932 Büyük İstanbul yangını sırasında Fenerbahçe'nin ana kulüp binası, antereman sahası yani Fenerbahçe'nin bütün varlığı tek günde kül olur. Fenerbahçe'nin de iki gün sonra Selanik ile maçı vardır. İki gün sonra maça çıkmaları lazım. Futbolcular borç alarak Fenerbahçe forması yaptırırlar. Taksim Spor, Beşiktaş gibi İstanbul'un ünlü kulüpleri Fenerbahçeye yardım toplarlar. Bu haberi duyan futbolcuların yüzü biraz gülümser. Fakat bir çok futbolcu kendi evi barkı da yandığı için maça gelemez. Selanik karşısında maça çıkmak için soyunma odasında Fenerbahçe bekler. Soyunma odasının kapısı birden açılır, kapıyı açan kişiye Fenerbahçe kaptanı Fikret Arıca dikkatli şekilde bakar. Gözlerini kapıdaki gençten alamaz ve "Sizin burada ne işiniz var" der. Kapıda görülen Galatasaray'ın bugün bile Aslan lakabıyla anılmasının sebebi Galatasaray kaptanı Nihat, Aslan Nihat Bey ve yanında beş Galatasaraylı dostu kapıda dururlar, Aslan Nihat Bey " Fikret siz bu haldeyken biz evimizde oturamazdık. Eğer arkadaşlarında kabul ederse arkadaşlarım ve ben bugün Fenerbahçe forması giymek istiyoruz." der. Fikret ayağı kalkar, Aslan Nihat Bey'e sarılır "Kardeşim" der. Fenerbahçe o gün Galatasaraylı futbolcuların takviyesiyle maçı 4-0 kazanır. 910Tl ödül alır kazanan takım olan Fenerbahçe. Bütün varlıkları yandığı halde Fenerbahçeli futbolcular bu parada Galatasaylı meslektaşlarımızın da emekleri var, onlara haksızlık etmemek için 910 lirayı kulübün kasasına koymak yerine Kızılay'a bağışlarlar. Benim izlemek istediğim futbol bu.


Paylaş:

13.06.2015

Nazım ile ilk tanışma

İlk okul eğitimi sırasında Türkçe kitaplarında genelde bayrak şiiri yerini almıştı. Liseyi bitirene kadar da şiirle aram yoktu. Her öğrenim yılında kitaplarda birbirinin benzeri şiirler okutuluyordu. Tabii, bu ben şiiri sevmediğim anlamına gelmiyor ama o dönemler roman okumayı daha çok seviyordum.

Tabii ki edebiyat derslerinde Orhan Veli, Yahya Kemal gibi çok önemli şairlerle tanıştım. hala ezberimde bir kaç şiirleri vardır. Ama herkesin Nazım ile ilk tanışması farklıdır. Okulda okurken pek denk gelmedim ders kitapların da Nazım'a... Varsa bile ben görmemiş olabilirim...

Eski, kapağı olmayan bir edebiyat dergisinde "Nazım Hikmet Vatan Hainliğine Devam Ediyor" şiirini okumuştum. Eski, kapağı olmayan, saman kağıdından sayfaları olan bir dergide. Bütün görüşümün değişeceğinden habersiz okudum. Bazen bir şiir hayat değiştirir. Kitapta olabilir. İyi bir beste de olabilir.

Sonra elime geçen kitapta Memleketim şiirini okudum. Arkasından Davet şiirini okudum. Bu şiirin basılı olduğu bir tişört almıştım hatta pazar da denk gelmişti. "Dört nala gelip uzak Asyadan, Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan, Bu memleket bizim!" Ve Diyet şiiri ilk okuduğum şiirleri. Diyet beni etkilemişti Kore'de ölen bir subayın ağzından Menderes'ten subayın diyetini istedi. Kuva-yi Milliye Destanı ve Şöyle bir karıştırdığım Memleketimden İnsan Manzaralarını saymazsam olmaz.

Her okuduğumda, Nazım halk, Nazım memleket, Hakkını arayan insanlar da biraz Nazım..Nazım Hikmet'in "Ne devlet, ne para, insanın emrinde dünya" sözü bir gün gerçekleşecek, On yıl sonra, belki yüz ama bir gün gerçekleşecek. Ne devlet, ne para, insanın emrinde dünya!

Daha önce yazdım, ama hala anlamıyorum.. Türkiye de hayat şartlarına göre kitap bile lüks. Kitaplar neden bu kadar pahalı anlamıyorum... Neden vergi aldıklarına kafam basmıyor desem yalan olur "Devlet okuma diyor" okursan da ben senden vergi alırım.
 
Paylaş:

3.06.2015

1 Haziran 2015 Geciken bir yazı!

Erkenden kalktım... Rutin sıradan bir sabahtı. Doğru mutfağa girdim sütsüz şekersiz bir kahve içerek güne başladım. Kendi kendime bugün bisikletle dışarıya çıkmalıyım dedim. Önceden plan yapmayı sevmem, ani kararlar veririm. 31 mayıs akşamı sosyal medyada haziran hareketinin 1 Haziranda Cumhuriyet meydanında "Gezi'den Haziran'a Sokaklar Bizim" adı altında Gezi de kaybettiklerimizi anma ve konser etkinliklerinin duyurusunu görmüştüm...



İzmir'de yaklaşık iki haftadır ulaşım aracı olarak bisiklet kullanıyorum, biraz ağrı oluyor ama bisiklet kullanmaktan müthiş bir haz duyuyorum. 15:30 gibi evden çıkmıştım. Oturduğum yerden Alsancak yaklaşık 15 km kadar, elli dakikaya vardım.Kaskımı çıkardım, tekel bayiye girdim, Dolaptan bir bira aldım, parasını ödedim. "Kolay gelsin" diyerek çıktım. Cumhuriyet meydanı ile Gündoğdu arasında bir ağaç altına oturuverdim. Sırtımı ağaca yasladım. Birayı açtım, çantamdan okumaya devam ettiğim kitabı çıkardım ve insanlar Gezi için toplanmaya başlayana kadar bira eşliğinde okudum. (Bira çabuk bitti. Zaten alkolden çok vergi alıyorlar.) Daha sonra bisiklet yolundan Cumhuriyet meydanına gittim. Herkes birbirini yıllardır tanıyor gibiydi. Harekat saati geldiğinde yürümeye başladık. Gündoğdu meydanında konuşmalar yapıldı yirmi dakika kadar. Berkin Elvan'ın annesi bir kaç şey söyledi. Konuşmalardan sonra sahneye bandista çıktı. Bir saat boyunca şarkılar söylediler. Müziklerini zaten seviyordum. Daha önce de yakından izleme fırsatım olmamıştı. Bir saat süren konser sonunda eve dönmek için hazırlıklara başladım. Uyarı ışıkları taktım. On dakika kadar dinlendim, bir on dakika da yürüdüm. Bisiklete bindiğim gibi de eve ulaştım. Evin önündeki bankta biraz oturdum, eve çıktım...

Bisiklet kullanırken kendimi iyi hissediyorum, rüzgara karşı gitmeyi seviyorum. Trafikteki araçların bisikletlilere karşı daha dikkatli olması lazım. Her yerde gidebileceğimiz bisiklet yolları yok. Bisiklet yolu olan yerde ise yayalar yürüyor. Yol üstündeki bisiklet resimlerine bakarak, normaldir burası Türkiye. Başka ne beklenir ki bisiklet yolundan bisikletler için mi?

Bir gün imkan ve olanaklarımı sağlarsam Türkiye ve Dünya'yı bisikletle gezmeyi  çok isterim...
Paylaş:

2.06.2015

Saçmalama

Anlamıyorum... Düşünüyorum, anlam veremiyorum. Herkes çok çalışkan, çalışıyorlar... Ben tembel miyim? Tembel olmak kötü mü? İnsanlar karınlarını doyurmak için çalışmıyor mu? Hem de istemedikleri işlerde hem de onlarca saat hem de işlerini kaybetme korkusuyla birlikte çalışarak...

Sistemle ilgili ciddi sorunlarım var, sistemin de benimle sorunları var. Duygularımız karşılıklı yani platonik değilim. Sistem beni, ben de sistemi istemiyorum. Sadece para için çalışmak mantıksız geliyor. Çünkü ömrümüzü kendimiz yerine işlerimize veriyoruz. Eğer çalışıyorsam bana yorgunluk verdiği gibi para dışın da artı değerler de sunmalı yoksa yani çalıştığımız yerle birlikte bizde gelişmeliyiz. Biz aynı kalıp çalıştığımız yer gelişirse hem manevi hem de maddi sömürülmüş oluyoruz. Hizmet sektörün de çalışanız diyelim. Hizmet sektöründe çalışanların bir çoğu hafte sonu izin yapamıyor. Sadece hafta içi bir gün izn günü var. Oysa hizmet sektöründe ki çoğu işletme, iş görüşmelerinde sosyal haklarınız var diyor. Sosyal haklar vardır da sosyalleşme hakkı bariz yok. Mesela AVM'ler 08 -17, 10 - 22, 13 - 22 gibi vardiya saatleriyle çalışıyor. Hafta sonu izin yok, sosyal haklar var ama. Asgari ücrette de maaş + yol + ssk Zaman da o kadar bol tiyatro, konser istediğine git. Onlarca saat çalışıp yorulduktan sonra kim gider konsere kitap okuyacak halin kalmıyor. Bunları neden yazıyorum? Bilmiyorum. Belki de kişisel direnişimdir.

Çalışma saatleri iyileştirilmeli. Mesela beş saat olsa. İnsanlar kendilerine zaman ayırsa, kültür-sanat faaliyetleriyle ilgilense yani çalışmak sadece para kazanmak değildir. Belki biri beş saat çalıştıktan sonra, arta kalan zamanında şiddet gören kadınlar ile ilgili bir çalışma yapacak, diğeri liösemi hastaları yararına tiyatro oyunu yazacak... Toplumsal gelişme de budur. Her şey de para değildir. Kalbimiz durana, nefesimiz alışlarımız durana kadar da emekli olamıyoruz hayattan. O yüzden ciddiyetle yaşamak gerekir hayatı.

Okumayı seviyorum mesela. Kitap ile paranın ters orantılı olduğunu düşünüyorum. Okudukça paraya verdiğiniz değer azalıyor. Geleceğin dünyasında da para olmasın dinler de olmazsa değmeyin keyfime... Savaşların çoğu din ve para yüzünden çıkıyor, benim dilimde, dinimde Türkçe!

Geleceğin dünyası dedim de madem geleceğin dünyasını bizler yaratacağız, milliyetçilikte olmasın sınıflarda, sınırlarda. Hem dünya bile bölmez iken kendini sınırlarla, insanoğluna mı kaldı dünyayı bölmek koordinatlara.
 
Paylaş:

31.05.2015

Rousseau ne güzel demiş!

Tarihte ilk kez bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip burası benimdir diyen ve buna inanacak kadar saf insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun gerçek kurucusu oldu. O zaman biri çıkıp çitleri söküp atacak ya da hendeği dolduracak, sonra da insanlara; sakın dinlemeyin bu sahtekarı, meyveler herkesindir, toprak hiç kimsenin değildir ve bunu unutursanız mahvolursunuz diye haykırsaydı işte o adam insan türünü nice suçlardan, nice savaşlardan, nice cinayetlerden kurtaracaktı.

Jean Jacques Rousseau

Paylaş:

13.05.2015

Her Gün İnsan Olmaya Karar Vermek


Bir şeyleri anlamaya başladığımdan beri "bunu alsam daha fazla mı harcamış olurum?" diye sormadığım tek gün yok. Diğer taraftan da paralarını nereye koyacakları şaşırıp, ayakkabı kutularına depolayanlar, banyo liflerine depolayıp parayla abdest alan insanlar var. Her gün tekrar komünist olmaya karar verirken, diğer insanlar neden komünist  olmuyor? Anlamıyorum. 
İnsanların, her gün insan olmaya karar vermesi gerek. Eminim...
Paylaş:

9.05.2015

Biraz benden!

Bazen düşünüyorum da benim gibi birine bir kalem, kağıt ve güvende olduğunu bilmek yeterli. Az da olsa benim gibi insanların olduğunu bilmek ...

Güvende olduğunu bilmekten kastım, Mesela hastane, ilaç, tedavi tamamen ücretsiz olmalı "paran yoksa öl" anlayışında olmamalı. Aynı şekilde eğitim sistemimiz çökmüş bir vaziyette fırsat eşitliği yok. Sigorta denen şey için insanların çoğu istemediği işlerde çalıştığı hatta sigortasız çalışanların(çalıştıranların) olduğu adaletsiz bir dünyada yaşıyoruz. İnsanların eşit olduğu tek şey "ölüm" ya iki metrekare toprağa girer biz insanoğlu yada küllerimiz savrulur etrafa. Ölümden öte köy yok ne de olsa.

Bazen sadece yazarak ve yiyeceğimi üreterek yaşama fikrini isteyerek düşünüyorum. Yüzüme mutluluk misafir geliyor.(Çok durmuyor hasta ziyareti gibi daha çok.) Üretim kısmını biraz da olsa gerçekleştirdim. Kendi yiyeceğimi üretme konusunda ilk deneyimim ama son olmayacağını biliyorum. Toprakla uğraşma gerçekten huzur veriyor. (Fakat elimizden geldiğince etrafı beton yapmak için çok çalışıyoruz, Etrafı surlarla çevrili sitelerde duvarların içine kendi isteğimizle kendimizi hapsediyoruz. Hayatın doğa da toprak da olduğunu bildiğimiz halde. )Yiyeceğini üretmek yetmez para da lazım tabi. Belki de dünyaya en çok zararı olan kişi parayı bulan adam başka icat edecek bir şey bulamamış parayı bulayım da herkesin fiyatı olsun demiş herhalde. Takasın gözünü seveyim bir kilo domates'i beş adet yumurta ile takas et mesela tabii bu da bu sistemle ve bundan sonra da olacak bir şey değil. Hayal diyeceğim de hayallerin gerçekleşme ihtimali var. Bu bir ütopya.

Ülkem de siyaset; siyasilerin ceplerini doldurmak için toplumun değerleriyle, toplumu kandırma  sanatıdır. Atatürk' e puta  tapar gibi tapan insanların olduğu gibi Atatürk'ün devrimlerini ve ilkelerinin benimsemiş insanlar da var. Az biraz tarihle ilgilenen biri bilir ki "tarihte dönemi dönemin şartlarına göre değerlendirilir." M. Kemal'in devrimleri ve ilkelerinden kopmuş, simgesinde altı ok olup, altı ok'u benimsememiş bir partiye sadece Atatürk kurdu diye oy veren insanların yaşadığı bir ülkeyiz. Tabii ki de M. Kemal partisi olduğu için oy verebilirler. Herkesin kedi kararıdır.Ben bu kişilerin Atatürk'ü gerçek anlamda anladığını düşünmüyorum. Yazdıklarım kişisel düşüncemdir. Atattürk'ün partisi olduğu için ya da "oylar bölünmesin" (seçim sloganı yapılabilir) mantığıyla hareket eden insanlar lütfen gerçekten desteklemek istediğiniz partiye oy verin. Bunu dediğim için vatan haini ya da bölücü değilim. Sadece benim oyun bölünsün arkadaş. Bıktım ya her seçimlerden önce herkesin dilinde "oylar bölünmesin" tekrar yazıyorum benim oyum bölünsün.

Biraz Cumhuriyet Halk Partisiyle ilgili çeşitli kaynakları da okudum. Mesela Çok partili dönemden, seksen darbesine kadar oyları %25 altına düşmemiş. 1977 genel seçimlerinde Chp %41 ile en yüksek oyu almıştır, başında ise Ecevit vardır.

M. Kemal Atatürk hayatım da özel bir yere sahiptir. Emperyalizme karşı ilk zaferi kazanmıştır. Gericileştirilmeye çalışılan Cumhuriyet'e gözlerini açmış biriyim. Ve ne şanssızım ki On-bir yaşından beri aynı zihniyet tarafından yönetiliyorum. Benden büyük olanların durumu da farklı değildir.

Siyasette solun iktidar olması zordur. Dünya genelinde de bu durum böyledir. Bilgi, birikim susar, para konuşur sistem budur.

Tekrar yazıyorum vatan haini ya da Chp karşıtı değilim. Kaldı ki küçükken babaannem'in evine gittiğimde direk yukarıdaki kata çıkardım. Mutfağın üst katı babamın odasıymış. Yüzlerce kitap ve kapıdan girip sola baktığımda duvar da çerçeveli şekilde asılı Bülent Ecevit'in resmi vardı. Yani anlayacağınız CHP iyi de (iç)çevresi kötü.

Bu yazıyı sadece kendimi rahatlamak için yazıyorum. Bir nevi terapi. Bu paragrafa "geleceğe not" diyebiliriz. Cumhuriyeti kaybederseniz, çocuklarınıza nasıl hesap vereceksiniz. Size "ne güzel bir yerde ve ne güzel yaşamışsınız" dediklerinde, nasıl sahip çıkamadık diyeceksiniz? Benim için bu deli adam kendi çapında direnmiş, söylemiş, yazmış(yazmış kısmı bu paragrafta bun cümleden sonraki cümlelerim için) deseler yeterli. Yazmış olmak için değil, inandığım için yazıyorum. Gelecekte benim için "herkesin AKPak dediğine bu adam hepsi aynı bok(yok yok! Bok değil, bok altından daha değerli olmasa ne domates olur ne de başka bir şey bok değerlidir.) kara,kötü demiş. Güçlünün yanında değil sadece inandığının yanında durmuş. Çoğunluk hülog'ken bu adam hırsıza hırsız, katile katil demiş. Yalnız kalmaktan korkmamış. Suriye'de Esad'a katil derken, bizdeki de katil demekten çekinmemiş. Hayatı boyun dik durmuş, boyun eğmemiş" desinler yeter. Ben bunları yazarken, binlerce hatta yüz-binlerce okuyucusu olan satılık kalemler, her gece başını yastığa koyduklarında haykıran vicdanlarının sesini de duymamazlıktan gelebilecekler mi ? Bu gün yaşadıklarımızdan ülkemizde yaşayan herkes sorumludur. "Dünya kötülük yapanlar yüzünden değil, hiçbir şey yapmadan durup izleyenler yüzünden tehlikeli bir yerdir" demiş Einstein. Haklı da.

Herkesin kendi görüşü ne de olsa. Birilerine yaranmak için yazmıyorum ki öyle olsa blog yazmam. Sadece düşündüğüm ve istediğim şeyleri yazıyorum. İnsan evrende düşündüğü kadar yer tutar.

Siz yazdıklarımı okuyun ciddiye almasanız da olur. Ya da ciddiye alın, beni neden ilgilendirir ki.

 




Paylaş:

15.03.2015

Tüketimi Azaltmak


Ülkemizde en pahalı ürünlerden biri yakıt. Aracınız varsa, bir süre ayağınız yerden kesilmesin zira yere basmak iyidir. Bir süre toplu taşımaya yönelebilirsiniz. Çalıştığınız yer yürüme mesafesinde ise yürüyün yürümek sağlığınıza da iyi gelir. Biraz daha uzaksa bisiklet tercih edebilirsiniz. Bir çoğumuz farkında değiliz ama bisiklet aynı zamanda bir ulaşım aracıdır. Yaz için benim de planlarım var imkan ve şartlarımı sağlarsam kısada olsa bisikletle seyahat etmeyi planlıyorum. Her ne kadar planlara uyan birisi olmasam da.

Türkiye'de yaşam birazdan yazacaklarımla benzerlik gösterebilir . "Haliyle vergilerle birlikte(Vergiler bir çok yerde vardır, Türkiye'deki kadar değildir.)  yaşıyoruz. Ülkemde Allah vergisiyle doğar, devlet vergisiyle yaşamını tamamlar insanoğlu. Yani insanlar hayatını idame ettirmek için değil, vergi vermek için yaşarlar. Elektrik, Su, Telefon faturalarından alınan vergiler, Ev kendinin ise ev vergisi, çevre vergisi, bir de ayağını yerden kesecek arabası varsa yakıttan alınan vergi, mtv'si, vergilerin,  faturaların kdv'si, gecikme zammı, derken sürekli çalışırsın, vergi de verirsin. Vergiler nereye gidiyor? diye sorduğunda,  "yol yaptık yol!" ya da "demir ağlarla anayurdu, biz ördük biz!" derler. Sonra araba ile giderken yol çöker ölürsün ya da bindiğin hızlı tren raydan çıkar ölürsün..."

Seyahat etmeyi gezmeyi seven bir iseniz. Turlarla seyahat etmeyin. Yurt dışına seyahat edecekseniz uçak biletinizi alın ve gidin kalacak yer elbet bulursunuz. Ya da önceden Couchsurfing'te gideceğiniz yerde kalacak yer bulmanıza yardım edebilecek insanlarla iletişime geçip, daha ucuz bir tatilin yolunu bulmuş olursunuz. Cesaretiniz ve zamanınız varsa alternatif seyahat yollarını deneyebilirsiniz. Gürkan Genç gibi bisikletle dünyayı gezmek yada Drummerlizard gibi yürüyerek seyahat etmeyi düşünebilirsiniz. Ya da bunun delilik olduğunu söylersiniz. Bu arada VosVos'la Güney Amerika bloğunu tavsiye ederim.

Teknoloji takıntınız yoksa 1-0 öndesiniz. Sürekli üst model çıktığında kullanığınız araçları, eşyaları yeniliyor sanız tüketim canavarı olmuşsunuz demektir. Eşyalarınızı  bozulana kadar kullanın, tamir olmazsa yenisini alırsınız. Tüketim canavarı olmayın!

Müteahhitler sayesinde her ne kadar sayıları azalsa da bahçeli bir evde yaşıyorsanız, bahçenizi boş tutmayın. Toprakla uğraşın, hem size iyi gelir hem de  mevsimine göre ektiğiniz yiyeceklerle kendi yiyecek ihtiyacınızı karşılamış olursunuz. Üretmek güzeldir. Kendi ektiğiniz domatesi, biberi yemek daha da güzel.

Modayı takip etmeyi bırakın. Bir saate, çantaya ya da ayakkabıya binlerce lira vermeyin.
Hayvanların derisinden yapılan eşyaları da kullanmayın!

Bloglar'da yazı okuduğunuza göre okumayı seven biri olduğunuzu biliyorum. Arada sahaflara, eski kitapçılara gidin belki aradığınız bir şeyi bulursunuz. Her ne kadar sık kullanmasam da kütüphaneleri kullanmak iyidir. Kitap satın almak yerine kütüphaneleri kullanabilirsiniz.

...


...
Paylaş:

12.03.2015

TDK Müsait misin?

Bu gün size geliyoruz müsait misiniz? Dolmuşlar da müsait bir yerde inebilir miyim? Müsait kelimesini bir şekilde kullanırız. İşte o kelimeyi dediniz mi ne diyorsunuz biliyor musunuz? En azından bundan sonra ne demiş oluyorsunuz. ''Karını müsaitse becermeye geliyorum'' demiş oluyorsunuz bundan sonra. Ben demiyorum bunu, A*P zihniyetinin Türk dil kurumunda çalışan imam hatip mezunları diyor. Yani, "biz müsaitsen sana geliyoruz" dersen, içine tükürdüğüm zihniyetine göre grup s*ks  oluyor.

Müsait kelimesinin anlamına sıfat ekleyeceğinize, hırsızın, katilin, yobazın karşısına isim ekleyin.

(Türk Dil Kurumu'nun, sosyal medyada oldukça tartışılan 'müsait' kelimesi için verdiği 'Flört etmeye hazır olan, kolayca flört edebilen (kadın)' karşılığı, TBMM Genel Kurulu'nda da tartışılıyor)

TDK'dan ikinci skandal, TDK’nın internet sitesindeki güncel sözlükte ‘Kötü kadın’ kelimesi için ‘or**pu’ ifadesi kullanıldı. Aynı sözlükte ‘kötü adam’ kelimesi ise şöyle anlatıldı: Filmlerde izleyiciye sevimsiz gelen, filmin kahramanıyla çekişme durumunda olan ve sonunda çoğu kez yenilen kimse. Yani TDK sözlüğüne göre, kötü kadın’ genelevde, ‘kötü adam’ Yeşilçam’da....



Paylaş:

5.01.2015

5 Ocak 2015

TBMM soruşturma komisyonu 4 eski bakan hakkında 'Yüce Divan'a hayır' kararı aldı. 
Şaşırtıcı bir haber değil. Maalesef, yurdumun insanıda şaşırmamaya alıştı.
Dink cinayeti şüphelisi emniyet müdürü oldu.
Başbakan davos'a gidecekmiş, ikinci "one minutes" seçim üstü yolda olabilir.



Bugün Berkin Elvan'ın doğum günümüş, kutlu olsun. 
16 kiloya düşürdükleri, Berkin bugün 16. yaşına toprak altında girdi.16 aydır katilleri bulunamadı.
Bugünler de kendimi "Son Ada" romanındaki Yazar karakteri gibi hissediyorum. 



Paylaş:

20.12.2014

Birleşik Haziran Hareketi

Bugüne kadar olan birleşik haziran hareketi forumlarına, ilçemde yapıldığından haberim olmadığı için katılamadım. Nedir bu Birleşik Haziran Hareketi? Araştırmalar yaptım, politik programları izledim, web sitesinden, you tube'da yayınlanan videoları izledim, Bana güven veren bir oluşum.


Peki Birleşik Haziran Hareketi nedir?
Bu tamamen internet sitesinden aldığım bilgidir.

"Eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik, kamucu, dayanışmacı, laik, bağımsız, toplumcu bir cumhuriyet ve ülke için; gericiliğe, faşizme, emperyalizme, piyasacı yağma düzenine ve bunları temsil eden AKP rejimine karşı birlikte yola çıkıyoruz.

Ülkemiz emperyalizmin bölge politikalarıyla uyum içinde, mehzepçi faşist bir diktatörlüğe sürükleniyor. AKP iktidarı baskı ve hileyle, sokak çeteleri kurup, devlet şiddetini sonuna kadar kullanarak bu yolda ilerliyor.

Bu gidişata dur demek, yarınımızı AKP'nin pençesinden kurtarmak için bir araya geliyoruz.

Ülkemizin bugününe ve geleceğine sahip çıkmanın direnmekten ve halkın birleşik örgütlü mücadelesinden geçtiini biliyoruz. 2013 Haziran'ındaki büyük direnişin izinde şimdi de birleşik bir mücadeleyi birlikte yaratıp, Haziran barikatlarını ileriye taşıyacağız.


Bu toprakların ortaya çıkarttığı ilerici ve devrimci birikimi sahipleniyoruz. Özgür bir geleceği bu birikimle Gezi-Haziran direnişini buluşturarak kurabileceğimize inanıyoruz. Birleşik Haziran Hareketi, anti-kapitalist, anti-emperyalist, anti-faşist, ve gericiliğe karşı aşağıdaki ilke ve amaçlar doğrultusunda harekete geçecek bir halk örgütlenmesinin çağrıcısıdır.

Evimizi, ocağımızı, ekmeğimizi, doğamızı, aşımızı birlikte savunalım. Sokaklarımızı, okullarımızı, derelerimizi, özgürlüğümüzü geri alalım. Bu köhneleşmiş düzeni zalimlerin başına yıkalım. Eşitlikçi, özgürlükçü, bağımsızlıkçı, laik, kamucu, dayanışmacı yeni bir toplumsal düzenin kurucu iradesini birleşik direnişimizle inşa edelim.

Sokaklarda, Meclislerde, Forumlarda buluşalım."

Can Dündar'ın Birleşik Haziran Hareketi ile ilgili yazdığı yazı.

Haziran Bereketi

Erdoğan’ın diline düşmüştü Türkiye solu:
“Onlar geç uyanır. Çünkü gece sabaha kadar içmiştir” eleştirisini hatırlatıp gülmüştü bir konuşmasında…
Cevap Gezi’den gelmişti:
“Alkolü yasakladın, millet ayıldı.”

***

Biraz geç oldu, ama ayıldık gerçekten…
Doğan Tılıç’ın örneğiyle özetleyeyim durumu:
“12 Eylül döneminde Mamak Cezaevi’nde komünler vardı.
Tutsaklar, örgütlerine göre komünlere dağılmıştı. Dayak azken, herkes komününde yaşardı. Dayak arttı mı, bütün komünler bir araya toplaşırdı. Bugün bir aradaysak, biraz da dayak arttığı için… Elbette daha fazlası da var.”

***

Türkiye, “geriye dönüşü günbegün güçleşen”, çok karanlık bir döneme girdi.
“Dinci mezhepçi zorbalık”, “devlet şiddeti”, “piyasacı talan ekonomisi”, “dinin siyasal, toplumsal yaşamı belirlemesi”, içerde ve dışarda savaş tehlikesi”, “doğanın rant uğruna katledilmesi”, “iş felaketleri”, “kadın cinayetleri”…
Bugün dayanışmayı hayati hale getiren dayak çeşitleri…
ODTÜ’nün yamacındaki “Vişnelik”ten, tüm bunlara karşı bir çağrı yükseldi önceki gün:
“Yarınımızı AKP’nin pençesinden kurtarmak için bir araya geliyoruz.”

***

Eskiden bu tarz bildirilerin altında örgütlerin isimleri olurdu.
Bu kez, şahıs isimleri var.
“Gezi”nin derslerinden biri bu belki de…
Eskiden ortak bildiriye imza atan örgütler, toplu fotoğrafta öne çıkmak için yanındakine dirsek atardı. Şimdi herkes bir adım geride durma derdinde… Bu da “Gezi”nin öğrettiklerinden biri elbette…
Devamı

Birleşik Haziran Hareketi,  bana göre siyasal umutsuzluğun umudu, yani meclisteki siyasi partilerden umudunu kesmiş, iktidarın seçimle değişmesinin zor olduğunu düşünen, seçim barajını yanlış bulan insanların adresi, Siyasi muhalefet değil, toplumsal muhalefet gerçekleştirecek oluşum, Bireysel muhalefet yaptığımı düşünen biri olarak, toplumsal muhalefetin daha önemli olduğunu bildiğim için 23 Aralık'ta Birleşik Haziran Hareketi Forumunda olacağım.


Yazımı Zülfü Livaneli'nin bestelediği, Ülkü Tamer'in "Gökkuşağı Gönder Bana" şiiri ile sonlandırıyorum.


"Uçakları nedeyim,
Gokkusagi gonder bana
Senin olsun sungulerin
Gul dikeni yeter bana."


Paylaş:

17.12.2014

Blog Tavsiyesi

Bloglarını zevkle takip ettiğim, her fırsatta herkese önerdiğim iki blog. Ben bisikletle seyahat eden Gürkan Genç ve yürüyerek seyahat eden drummerlizard.com adresinde macerealarını paylaşan, aynı zamanda kampçılık, ekonomik seyahat konusunda bilgiler veren Güneş Akdoğan'ın blogunu zevkle takip ediyorum

Demir Atlı Adam - Gürkan Genç:
Benim ilk takip ettiğim blog, gerçekleştirdiği Türkiye - Japonya bisiklet turu ile Gürkan Genç idi. 9 Eylül 2012'de ise 7 yıl sürecek dünya turuna çıktı. Şuan turu devam ediyor, Bloğunu takip etmek isteyenler içn tek tavsiyem, Türkiye - Japonya turundan başlayarak okumaya devam edin. Çektiği videoları izleyin, fotoğraflara bakın hiçbir şey kaybetmezsiniz. Ayrıca bloğunu sürekli takip edenler bilir arada okuyucularına sorular sorar, doğru cevap veren okuyucular arasında çekiliş yoluyla bisiklet dağıtılır. Son olarak üniversite bisiklet grupları için gezgin bursu veriyor diye biliyorum.

Kendini, "Bisikleti ile uluslararası geziler yapan, maceracı, blog yazarı, amatör fotoğrafçı, konuşmacı girişimci" olarak tanımlıyor. Her türlü hava koşulunda, dünyanın en yüksek araç geçiş noktasınında, en büyük çöllerde pedallıyor.Binlerce kilometre pedal çevirip, tarihi ve doğal güzellikleri fotoğraflıyor.Toplumların yaşamlarını, kültürlerini anlamak için onlarla yaşıyor, edindiği  bilgileri internet sayfasında ve gittiği ülkelerin okullarında öğrencilerle paylaşıyor.
O "keşfedip hayallerini gerçekleştiren, anlatmak için yaşayıp gelecek için pedallayan Demir Atlı Adam"

Adım Adım Seyahat - Güneş Akdoğan:
Belkide mübadelede balkanlardan soğuk hava dalgası gibi geldiğimiz için mi bilmiyorum, ayrı bir severim balkanları. Rodopların eteğinden İzmir'e göç etmiş bir aileye sahip olduğum için merakım daha da fazladır. İmkanlarımı sağladığımda öncelikle Bulgaristan, Yunanistan daha sonra Makedonya, Sırbistan, Arnavutluk gibi ülkeleri gezmeyi planlıyorum. Benim gibi kararları çok çabuk değişen biri için karar vermek oldukça zor.
İlk olarak Yeniasır'da yayınlanan bir röportajını okuduğum, kendine "21.yüzyıl seyyahı" diyen, İlk başlarda "deli mi neden yürüyerek seyahat ediyor" diye içten içe söylenirken, daha sonra yaptığı şeyin delilik olmadığını yazdıklarını okuyarak anladığım,  drummerlizard.com adresinde maceralarını, önerileri ve seyahat fotoğraf ve videoları ile birlikte ekonomik seyahat hakkında bilgiler veren Güneş Akdoğan'ın daha çok web sitesinin facebook'taki sayfasını takip ediyorum. 
Sırbistan'dan Makedonya'ya kadar Bosna Hersek, Karadağ ve Arnavutluk'u geçerek 5 ayda 1000 km yol yürümüş, Yetmemiş yelkenliye otostop çekmiş..., O da yetmemiş. Otobüsle Venezuela'dan Brezilya'ya 1500 km yol katetmiş.Bunları hiçbir sponsor desteği olmadan kendi kısıtlı imkanları ile yola devam etmiş.Seyahat hikayeleri, pratik çözümler ve harika fotoğraflara sahip sitesini ziyaret etmenizi öneririm.


Paylaş:

9.12.2014

İsteseler de İstemeseler de Osmanlıca

Bana 10 büyük osmanlıyı sayın? diye sorduklarında benim gibi düşünen arkadaşlarım, kronolojik olarak birinci büyük osmanlı "Osman Bey", onuncu büyük osmanlı ise "Mustafa Kemal" cevabı verirler. Aradakiler farklı olabilir. Ama ilk ile son osmanlıya verdikleri cevap aynıdır.

Mustafa Kemal, Bugün düşünmeksizin hakaret edilen, heykelleri yakılan, resimlerinin devlet dairelerinden kaldırılmaya çalışıldığı, hakarete varan eleştiriler yaptığınız insan, Osmanlının bir askeri, generali, "İsteseler de istemeseler de osmanlıca öğrenecekler" diyenlerden çok daha osmanlı.

Çeşm-i ibretle nazar qil dünya bir misafirhanedir.
Bir muqim Adem bulunmaz ne aceb kaşanedir. …
Osmanlıca, Türkçeyi unutturmaktan, dışlamakatan başka bir şey değildi. Bir ingiliz vatandaşı shekspeare'i okur ve anlarken, osmanlı döneminde 17.yüzyılda yaşayan bir osmanlı vatandaşı, aynı dönemde yaşayan Baki ve Nefi'yi anlayamazdı. Fakat 17.yüzyılda yaşayan bir osmanlı vatandaşı yaşadığı tarihten 400 yıl önce yaşamış Yunus Emre'yi çok rahat anlayabilirdi. Çünkü osmanlı döneminde kullanılan dil tamamen Türkçeliğini yitirmişti, ancak yüzyıllar önce Yunus Emre Türkçe kullandığı için ne dediği çok kolay anlaşılmaktaydı. Yani bugün osmanlı dönemindeki edebiyatı anlamıyorsak, bunun nedeni dil devrimi değil. Osmanlı'nın Türkçeyi unutup dışlamasıdır.

Eğitimde osmanlıca bence olmaz.  Bize uygun ve harf devriminden önce çok bilinen bir dil olsaydı, harf devrimine gerek kalmazdı zaten. Kayıtlara göre harf devriminden önce okuma yazma oranı kadınlarda binde 4, erkeklerde yüzde 7'dir. 1928'de harf devriminin yapılmasından sonra yurdun dört bir yanında açılan millet mektepleri ve halk evlerinde yürütülen alfabe seferberliği ile bir mucize gerçekleşmiş, 15 yılda erkek ve kadın okuma yazma oranı toplamda yüzde 20 ye çıkmıştır.

Osmanlı zamanında bile halkın yüzde 90'ı cahildi. Yani bir gecede cahil kaldık olayı olsa olsa bir saray efsanesi olur. Bunun bir kanıtı Osmanlıya 1727 yılında gelen matbaadır. 19 yüzyıla kadar kitap basılmamış, 19. yüzyıldan sonra basılan 30.000 kitabı, Atatütk cumhuriyeti birkaç yılda basmıştır.

Sen isteselerde istemeselerde osmanlıca öğreteceksin eyvallah dil öğrenmek güzel birşey. Bugüne kadar dil devrimini "dedelerimizin mezar taşında ne yazdığını okuyamadık, bir gecede cahil kaldık" diyerek eleştirenlere, twitterda dolaşan İlber Ortaylı'nın adına açılmış sahte bir hesapta yayınlanan bir tweet ile cevap verelim. "Dedesinin mezar taşını okuyamıyormuş. Yahu gerizekalı mezar taşında adı yazar, soyadı yazar. İlla birşey okumak istiyorsan fatiha oku..."

Para aşkı yüzünden, basına da yansıyan, 400 yıllık osmanlı arşivleri binası otel olurken, yeni arşiv binası dere yatağına yapıldı. Geçtiğimiz haziran ve temmuz aylarındaki yağışların ardından dere yatağındaki binayı su bastığı, arşive su sızdığı ve kokular gelmeye başladığı basında yer aldı. Arşivde çalışan araştırmacılar ise, bazı belgelerin nemli olduğunu ileri sürdü. Mimarlar Odası, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğünden konuyla ilgili bilgi istedi. Verilen cevapta, “Belge muhafazısı için her türlü modern önlemin alındığını ve sistemde nem alma nem vermenin dünya standartlarında yapıldığı” belirtildi.

Türkçe candır. Dilbilimci Johan Vandewalle Türkçe için "..Anadili Türkçe olan bir kişinin kısa cümlelerle düşündüğü, konuşma anında ise bu kısa cümleleri çeşitli yollarla birbirine bağlayarak karmaşık yapılar kurduğu görüşündeyim. Bu “cümle bağlama eğilimi” bazı konuşurlarda zayıf, bazılarında ise adeta bir hastalık derecesinde güçlü olabilir. Bu son durumda ortaya çıkan dilsel yapılar, insan zihninin üstün olanaklarını en güzel şekilde yansıtıyor. Farklı dil gruplarına ait birçok dili incelediğim halde şimdiye kadar hiçbir dilde beni Türkçe’deki karmaşık cümle yapıları kadar büyüleyen bir yapıya rastlamadığımı söyleyebilirim. Biraz duygusal olmama izin verirseniz, bazen kendime “keşke Chomsky de gençliğinde Türkçe öğrenmiş olsaydı… “, diyorum. Eminim o zaman çağdaş dilbilim İngilizce’ye göre değil, Türkçe’ye göre şekillenmiş olurdu…." diye yamıştı. John Vandewalle 35 dil ve lehçe bilen ve "en çok dil bilen belçikalı" ünvanına sahip tek kişidir. Yazının tam metine google'dan ulaşabilirsiniz.

İçimden Türkçe'yi en iyi kullanan şairlerden Nazım Hikmet'in dizeleriyle yazımı sonlandırmak geldi..

...
En yakın insanınmış gibi verirsin memleketini, günün birinde, mesela,
Amerika'ya ciro ederler onu  seni de hürriyetinle beraber,
hava üssü olmak hüttiyetiyle hürsün!
...
Ne demir, ne tahta, ne de tül perde var hayatında, hürriyeti seçmene lüzum yok
hürsün.

Bu hürriyet hazin şey yıldızların altında.
Nazım Hikmet


Bir ara ikincisini de okuyacağım, Sinan Meydan'ın Cumhuriyet Tarihi Yalanları kitabı
ve
Sol Gazetesindeki haberden yararlanılmıştır.

Paylaş:

İzleyiciler

BlogSözlük

blog sözlük

Son Yorumlar

Google+ da takip et!

Rastgele Yazılar

Blog Listem

Follow by Email

Blogger tarafından desteklenmektedir.