Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31.05.2015

Rousseau ne güzel demiş!

Tarihte ilk kez bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip burası benimdir diyen ve buna inanacak kadar saf insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun gerçek kurucusu oldu. O zaman biri çıkıp çitleri söküp atacak ya da hendeği dolduracak, sonra da insanlara; sakın dinlemeyin bu sahtekarı, meyveler herkesindir, toprak hiç kimsenin değildir ve bunu unutursanız mahvolursunuz diye haykırsaydı işte o adam insan türünü nice suçlardan, nice savaşlardan, nice cinayetlerden kurtaracaktı.

Jean Jacques Rousseau

Share:

6.05.2015

Kitap: Gülünün Solduğu Akşam - Erdal Öz


"herkes ne zaman ölür
elbet gülünün solduğu akşam."
turgut uyar


Üç gündür her gece biraz biraz okuyorum. Erdal Öz okuyorum. Gülünün solduğu akşam. Zamanlamam da iyi asıldıkları gün olan 6 Mayıs da kitabı bitirdim. Roman değil, kurgu da değil. Anlatı diyebiliriz. Ki zaten kitabın üzerinde de “anlatı” diye yazıyor.

Anlatımız Mamak Cevaevinde başlıyor 30.6.1972 Erdal Öz ile Deniz'in ilk görüşmesi. Aradan 3 ay geçecek Deniz Gezmiş ile bir görüş günü karşılaşacaklar. Deniz ile çay ocağında edebiyattan konuşacaklar. Sonra Deniz, “Ernesto'yo güzel yazmıştın. Sen iyi belgeliyorsun. Belgeye dayalı şeyler yazmalısın. Yazmalısın. Bizide sen yazmalısın” diyor.
...


Deniz Gezmiş Anlatıyor bölümünden bir kaç alıntı.

“Yürü, dedim.
Arabasına bindik.
O sıra mahalle halkıda toplanmış gürültümüze.
Biri de, elinde silah üstümüze geliyor.
At o silahı elinden! Dedim gelene.
Attı silahı yere.
Dağılın! Dedim kalabalığa.
Kalabalığın ayaklarınınn dibine, yere birkaç el ateş edince çil yavrusu gibi dağıldılar.
Niyetim gidip Yusuf'u bulmak.
...

vurduk kayseri yoluna.
adam soruyor yolda: kimim? neyim?
adımı söyleyince çok şaşırdı. hiç beklemiyordu.
karısının eline bilerek ateş etmediğimi söyledim.
baktım da, kızgın değildi bana ama şaşkındı.
astsubaymış.
cebimde 525 liram vardı. 25 lirasını kendime ayırdım. 500 lirayı astsubaya verdim.
sigaram kalmamıştı. sigarasını aldım.
kar yine başlamıştı.
...

o sahneyi çok iyi somutladım:
idam günü gelip çatınca o sevdiğim, alıştığım giysileri giyeceğim: postallarımı, parkamı.
beyaz ölüm gömleğini giydirmek isteyecekler, giymeyeceğim. kesin. direneceğim ve giymeyeceğim.
öyle her zamanki eyleme gidiş tavrımla gideceğim.
yok, tıraş falan da olmayacağım.
gidip, oturup önce bir sigara yakacağım orada.
sonra demli, sıcak, güzel bir çay içeceğim.
ha bak, rodrigo'nun o ünlü gitar konçertosunu dinlemek isterim orada. bak, bunu çok isterim. sanırım, asılacak bir insanın son isteğini geri çevirmezler. bunu isteyeceğim.
...

Yusuf Aslan Anlatıyor bölümünden birkaç alıntı.

Sivas Emniyet Müdürü, yaşamamdan umudu kesmiş olmalı ki, ölmeden önce ifademi almaya çalıştı. Görevini eksiksiz yapmaya çalışıyordu. Ameliyat masasındaydım vebaşıma dikilmiş sorular soruyordu.
Nereye gidiyordunuz?
Diyarbakır dolaylarına.
Ne yapacaktınız orada?
Sığınabileceğimiz bir köy bulursak orada kalacaktık, olmazsa dışarı çokacaktık.
Komünist bir ülkeye mi sığınacaktınız?
Komünist olmayan bir ülkeye gidecektik.
Böyle sormuştu, böyle söylemiştim. İfademde yazılıdır bunlar.

...

buraya, mamak cezaevi'ne gelmeden iki gün önce babamla konuştum. burada görüş olmadığını söyledim.
"belki bir daha görüşemeyiz baba, bu son görüşmemiz olabilir." dedim.
çok üzüldü.
"ben bir adamını bulurum." dedi.
kalktı. sendeledi. düştü yere. gözleri bana dikilmişti. çıkardılar.
ağzından kan gelmiş dışarıda; ağlıyormuş. üzüntüden mide kanaması geçirmiş. hastaneye kaldırmışlar.
...

Mete ve irfan'ın işkence bölümlerini okurken sayfalar ıslandı gözyaşlarımdan. Okurken hayranlık duydum, yüreğim parçalandı, inanmak istemedim olacaklara, korkulanın olduğunu bildiğim halde. İşkencelerin anlatıldığı sayfaları okurken. Yaşar Kemal 'in Merhaba şiiri geldi. “Zulümlerde işkencede ölümde bükülmeyen kola güce merhaba” diye yazıvermişim kitaba artık nasıl bir ruh halim vardı bilemiyorum. O bölümü bitirdikten sonra

Kitabı ”Avukatlar Askeri yargıtay ikinci dairesine başvurarak kararın bozulmasını isterler. Askeri yargıtay kararı bozar, ancak üç kişinin idamını yerinde görür. Bunlar Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan'dır. Olay TBMM'ye de gelir. Meclis Konuyu görüşme kararı alır. Meclis'te senato da konu görüşülür. Adalet Partililerin tam olarak katıldığı oturumda ellerin çoğunluğu, bu üç gencin asılarak öldürülmeleri için havaya kalkar. Bir başka dönemde asılan üç kişinin Mederes'in Zorlu'nun, Polatkan'ın öcünü almak ister gibidirler.” bu paragrafa kadar okuyana kadar neden asıldıklarını bilmiyodum. Çünkü denizlerin eline hiç kan bulaşmamıştır. İntikammış mesele üç-üç bitirmişler maçı...

Altını çizdiğim satırları yazmak isterdim ama siz bu kitabı okuyun. Sondaki mektuplar ise kitaba ayrı bir hüzün katmış. Bitirdiğimde hatta okurken ağladığım tek kitap...

Tarih halkının özgürlüğü için savaşanları yazar Mustafa Kemal'i yazdığı gibi, Deniz'leri de yazmıştır.  Türküler kahramanların ardından yakılır. Ege'de Efeler için, Çanakkale de şehitler için, Şarkışla da Denizler için...

 06.05.15

Share:

24.04.2015

Soykırım?

Ermenilere soykırım yapıldı mı? İnanın bilmiyorum, bilmeyi çok isterdim. Tarihçilerin bu konuda ne dediği önemli ama tarihçilerin ne dediğinden önce "emperyalizmin en güçlü silahının tarih" olduğunu unutmayalım.

Tarihçi denilince aklıma ilk önce İlber Ortaylı gelir. İlber Ortaylı'nın aşağıdaki 4 dakikalık konuşmasını izlemenizi tavsiye ederim.

Soykırım deyince aklıma direk balkanlardaki Türk soykırımı geliyor. Bu soykırımı kabul eden bir ülke var mı? Peki Balkanlar da yaşananları ülkemizde ki insanlar  biliyor mu? Ne kadarını biliyorlar?

Balkanlar da yapılan türk soykırımı unutulmamalı. Benim ailem Pomak, Türkiye de 72 millet var diyorlar ya onlardan sadece biriyiz. Balkanlarda Osmanlı Devleti hakimiyetini kaybetmeye başladığında atalarım topraklarını hemen terketmedi. Hatta tarih derslerinde okumadığımız yaklaşık 30 yıl süren bir cumhuriyet bile kurmuşlar.(15-16 Mayıs gibi bu konuyla ilgili bir yazı yazmayı planlıyorum.) 1886-1912 yılları arasında varlığını gösteren, bağımsızlığını korumuş bu devlet "Pomak Timraş Cumhuriyeti" idi. Sonra atalarım 1912'de  önce Konya'ya oradan da İzmir'e yerleşmişler. Neyse benim soy ağacım şuan da önemli değil. Balkanlarda ki soykırıma geleyim.

Justin Mccarthy'nin "Ölüm ve Sürgün" kitabında yazdığı gibi "93 Harbi bir ırklar ve yok etme savaşı" şeklinde gerçekleşmiş, savaşın bedelini sivil halk ödemiştir.

Irza tecavüz ve öldürme :56.000
Öldürülen erkekler         :290.000
Öldürülen kadınlar         :190.000
Öldürülen çocuklar         :85.000

Bir katliamın, soykırım olması için kaç insan ölmeli? Yukarıdaki rakamlar 93 Harbi sırasında yani 1878'li yılların rakamları. Bu bir soykırım değil mi? Değilse, Neden bir soykırım değil? Sizler cevaplayın.

1990'lı yılların başlarında Srebrenitsa da boşnakların katledilmesi bir etnik kıyım değil mi? Bu gibi örnekleri çoğaltabiliriz. Doğu Türkistan, filistin,... Katledilen Türk, Boşnak, Pomak olduğunda soykırım olmuyor mu? Balkanlarda ki Türk soykırımı, Srebrenitsa, ..., Filistin, Doğu Türkistan da olanlar soykırım değil de (incili bilmiyorum, dinlerle de aram yoktur) islam da ki cihat anlayışının hristiyanlıkta ki karşılığı mı?

Eğer ortada soykırım varsa, soykırımı yapanlar kadar, sessiz kalanlar da suçlu değil mi? Einstein'ın dediği gibi "Dünya; kötülük yapanlar değil seyirci kalıp hiçbirşey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir."


Justin Mccarthy' nin  geçtiğimiz aylarda Toronto üniversitesinde verdiği konferansında

1915 Türkiye'sini anlamak için büyük fotoğrafa bakmak gerektiğini ifade eden Justin McCarthy, Rusya'nın o dönemdeki etkisinin gelişmeleri yönlendirdiğini söyledi. Söz konusu gelişmelerin din kaynaklı olduğunu anlatan McCarthy, "Müslüman çoğunluğun ortasında kalan Ermeniler, Rusya'nın teşvikiyle devlet olmak istediler" diye konuştu.

"İnsanlar devlete başkaldırdı."

Bir devletin, vatandaşlarının yönetime başkaldırmasına karşı önlem almasının soykırım sayılamayacağını belirten McCarthy, "Ermeniler yaşadıkları devlete başkaldırdılar. Bunun adı nedir? Buna vatan hainliği derler" ifadesini kullandı.

McCrthy, Taşnak Ermenilerinin, Van'ı işgal ettiklerinde şehirde katliam gerçekleştirdiklerini, Ruslara, geldiklerinde yapacak iş bırakmadıklarını ifade etti.

-"Ermeniler İngilizlerle anlaştı."

Rusların teşviki ile devlet olma hayaline kapılan Ermenilerin, İngilizlere birçok teklifte bulunduğuna değinen Justin McCarthy, şunları söyledi: "O dönem Osmanlı devletinin en kuvvetli ve düzenli orduları doğu bölgesinde idi. Ermeniler, Bağdat demiryolunu tahrip etmeyi, bu yolla Osmanlı devletine darbe vurmayı teklif ettiler. Bağdat demiryolunun çalışamaz hale gelmesi, Osmanlı devletinin yarısının gitmesi, savaşın da kazanılmasının da garanti edilmesi anlamına geliyordu. Ermeniler, İngilizlere güney ve doğuda karışıklık çıkararak yardımcı olmayı teklif ettiler."

-"Osmanlı, Ermenileri bile Ermenilerden korudu. "

Böylesi durumlarda devletlerin yapması gerekenin, insanlarını korumak olduğunu belirten McCarthy, "Osmanlı da öyle yaptı. Ermenileri, olay çıkarttıkları bölgelerden başka yerlere taşıdı. Hatta Osmanlı, Ermenileri bile Ermenilerden korudu. Ermenilerin nefret ettiği Cemal Paşa, açlıktan ölmek üzere olan Ermenilere yiyecek dağıttı" değerlendirmesinde bulundu.

McCarthy, Ermenilerin doğuda Osmanlı askerlerini, devlet görevlilerin, valileri bile öldürdüğünü, astığını ve işkence ettiğini, bu olaylardan sorumlu bir tane bile Ermeni bulunamadığını aktararak, "Şimdi kim soykırım suçlusu?

Herhalde Osmanlı değil" diye konuştu.

Tüm bu olaylar olurken, Osmanlı devleti yöneticilerinin, istese Ermenileri kolayca öldürebilecekken bunu yapmadığına dikkati çeken Justin McCarthy, "sadece bu kişilerin yerlerini değiştirdiler" dedi.

"Birileri 100 yıldır Osmanlı'nın Ermenileri katlettiğine dair belge arıyor" diyen Jsutin McCarthy, şunları kaydetti:

"Eimizde binlerce ama binlerce belge var. Bu belgeler Türklerin değil, Ermenilerin soykırım yaptığını gösteriyor. Osmanlı arşivleri açık ama Ermenilerinki değil. Tarih, insanların birbirini öldürmesine savaş der. 1915'te orada olanlar da soykırım değil, savaştı."

Eski ABD Başkanlarından Ronald Reagan'a danışmanlık da yapmış olan uluslararası hukuk ve ABD anayasa hukuku uzmanı Bruce Fein de, bir olaya soykırım denilebilmesinin kriterleri olduğunu belirterek, "1915 Türkiyesi'nde olanlara soykırım denilemez" ifadesini kullandı.
Alıntıdır


Son sözüm, geçmişle olan hesaplarımızı kapatalım ve artık acılarımızı yarıştırmayalım. Geleceğin barış içinde yaşamasını sağlayalım.
Share:

13.03.2015

Vali-i Vilayet Hademe-i Devlet Atçalı Kel Memet

Çocukluğumuzda, hepimiz Keloğlan masalı dinlemişizdir ya da filmlerini izlemişizdir. Yoksul ve dürüst, güçlü değil fakat yürekli Keloğlan. Neden hep padişaha baş kaldırır? Neden her zaman zalimle uğraşır? Neden gittiği her yeri güzelleştirir?



Peki Keloğlan'ın gerçekten yaşamış olduğunu biliyor musunuz? Hem de Anadolu'da. Tarihimizde yaşamış yüzlerce hatta binlerce keloğlandan biridir Atçalı Kel Mehmet Efe.

Atça'da, bundan 200 yıl önce yaşamış...

Osmanlı'nın en büyük 2. vilayetinde, Aydın'da 1828'de bir devlet kurulduğunu, Kırklar Meclisi tarafından yönetildiğini, merkezinin Atça olduğunu, Atça'nın Paris mimarisiyle yapıldığını biliyor muydunuz?

Memet, dünyaya gözlerini yanaşma olarak açar. Ailesi ile Arpaz Beyi'nin yanaşmalarıdırlar. Küçük yaşta önce babasını kaybeder, sonra da saçlarını. Parasızlık, imkansızlık, cehalet, doktorsuzluk... saçkıranı ne bilsinler? Bildiler diyelim , ilacı neyle alsınlar? Takdir-i ilahi, kader der Memet. Der de çiftliğinde eğlencesi olur. "Kel buraya gel!", "Kel ağa çağırdı koş!", Kel aşağı kel yukarı. Artık Kel Memet olmuştur adı.Çok gelir Arpaz Beyine bir garip anasıyla bir kel çocuk, kovar onları çiftlikten. Çaresizlik, Sığınırlar Atça Beyi Şerif Hüseyin'in yanına. Bu yoksulluk kader midir? bela gibi yapışır Memet'in üstüne. Neyse, karınlarını doyuracak başka bir çiftlik bulurlar yanaşmalık yapacak. Ama konağın hanımı istemez Memet göz önünde bulunsun, " Bu kel çocuk ortalık yerde durmasın, hastalıklı mıdır, nedir? Şanımıza yakışmaz. Gözden uzak bir işe verin" der. Ormana verirler Memet'i. Bir tas bulgur, bir kuru ekmek... Aynasıdır ezilenin, yoksulun Kel Memet.

Bu gariban çocuk, hastalıklı diye insan içine katmadıkları Kel Memet, akıllı, bilgili, çalışkan, dürüst bir çocuktur aslında. Daha 13 yaşında Arpaz Beyi yanaşmasıyken, cami imamı Gavur Hoca'dan alır ilmin ışığını. Daha o yaşta İmam-ı Azam, Ebu Hanefi Külliyatını, Şeyh Bedrettin'in Varidat'ını, İmam-ı Cafer Sadık'ı okur öğrenir.

Ormanda sekiz yıl boyunca çalışır, büyür, serpilir Memet. Atış talimi yapar. Attığını vuran, yiğit bir delikanlı olur. Orman bir tek onun evi değildir. Zenginler rüşvetle askerlikten yırtarken zorla on yıl asker olmaya götürülen firarinin sığınağı, Bektaşi dervişlerinin, Tahtacı köylülerinin, göçer yörüklerinin konağı, Yahudi, Ermeni, Rum tüccarların güzergahıdır orman. Memet ormanda onlarla tanışır. Yardıma ihtiyacı olana yardım eder, yol bilmeyene yol, iz sorana iz gösterir. Ama para almaz, kitap ister, başka diyarları sorar, bilgi ister, öğrenir. Ormanda can yoldaşı mefruşatçı Yahudi Yasef ile tanışır. Avrupa'yı, burjuva demokratik devrimleri, sanayiyi öğrenir anlatıldığı kadar.

Sonra aşık olur Memet bir gün. Ama mutluluk değil hüzün verir sevdası ona. 'Duvarı nem, yiğidi gam yıkarmış' Memet'in yüreğine de öyle bir gam çöker ki Fatma'yı görünce. Mesele aşk acısı değil elbet, Fatma koskoca Atça Beyi Şerif Hüseyin'in kızı, Memet ise yanaşma, hem de kimin? Sevdiği kızın babasının, Şerif Hüseyin'in yanaşması. Mümkünü yok bu işin, yok ama gönül bu, ferman dinlemez. Gönderir anasını Memet, Allahın izniyle istesin diye Fatma'sını. İşte olanlar o zaman olur. Görmediği hakaret duymadığı küfür kalmaz Atça meydanında. Sekbanlar önce eşek sudan gelene kadar döver Memet'i, sonra Çalıkakıcı Hüseyin'i ayartıp anasının üstüne sararlar. Hacıhüseyinoğulları onurlarına yedirememiş , ondan bu zulüm, koskoca bey kızına bir kel yanaşma nasıl talip olur diye.Bu zulüm de kel yanaşmayı, Atçalı Kel Memet Efe yapar. Zaten düşünüp durur Memet 'bu ecnebi ihtilali ne ala, kimse ayana, voyvodaya kul, reaya olmeycek, vergiler indirilecek, sekban zulmü olmeycek...' tüm yaşadıklarının üstüne bir de Çalıkakıcı Hüseyin, anasının ırzına yönelince, babasından kalma altı patları kaptığı gibi Atçalı, allah yarattı demedyip önce Hüseyin'in alnı çatına, sonra yanındaki zeybeğe birer el ateşle çam gibi devirir ikisini de. Basar narayı 'Ülen çakallar siz mi efe siniz? Dul kadının ırzına namusuna göz dikmek var mı ülen efelik töresinde? Bundan böyle bene de Efem dersiniz gari' Hüseyin Efe'nin atına atladığı gibi basar Şerif Hüseyin'in konağını. Önce iki sekbanını indirir yere, sonra bakar konağa doğru ' Bekle Fatme'm seni almeye gelcem' der ve kaybolur gecenin karanlığında...

Dağlar, köyler ve hatta vilayetler bir tek isimle çalkalanır artık: 'Atçalı Kel Mehmet Efe". Ağayla, sekbanla başı derde giren, sistemin çarkı altında ezilen kim varsa Atçalı'ya gelir. Osmanlı orduyu, şeyhülislamlığı ve loncayı Bektaşilerden ve Yahudilerden temizleyip de Nakşibendilere ve Ermenilere devredince, katliamdan kurtulan Türk ve Yahudi tüccarlar, Tekkeleri kapatılan Bektaşi babaları ve kıyımdan kaçan yeniçeriler akın akın Atçalı'nın yanına gelirler. Köylerde fakirleri evlendirip, sebiller, tekkeler yaptırmakla, açı doyurup, yetime babalık etmekle kalmaz  Atçalı, Osmanlı zulmünden kaçan kim varsa hepsinin önderi olur. Ahiler de rahatsızdır gidişattan. Derler ki 'Atçalı Memet Efe Teşkilat kursun, çalıkakıcıyı, eşkiyayı temizlesin, sekbana karşı caydırıcı olsun, bizim silahlı gücümüz olsun.' İstese kabul etmez, malına mal, zenginliğine zenginlik katar, ona mı kaldı devlet işleriyle uğraşmak... Uğruna dağa çıktığı Fatma'sına da kavuşmuştur artık. Osmanlı af çıkarmış düze indirmek ister, para, mal, zenginlik vaat eder. Ama Atçalı'nın gözü malda mülkte değildir. Halkı zulüm altında aç yaşarken içi elvermez susmaya Memet Efe'nin. Ahileri, Bektaşileri, Türk ve Yahudi tüccarları, kölemenleri... ne kadar sistemin ötekileştidiği, dışladığı, ezdiği, sömürdüğü ve hatta katlettiği kesim varsa toplar etrafına. İhtilale yürür Atçalı Memet Efe, canından çok sevdiği Fatma kız 'sana mı kaldı bu işler, uslan artık Memet'im' demesine rağmen. O sadece sosyal bir önder değil, aynı zamanda da siyasi bir lider olur, umut olur ezilene, yoksula, dışlanmışa.

Yasef'le yaptığı politik sohbetler ufkunu gösterir Atçalı Kel Mehmet Efe'nin. 'Şu dört sorunu çözmek gerek' der, Atçalı. 'Yobazlık, yozluk birinci, kavimcilikle bölüme ikinci ki Avrupalılar buradan vuruyor, yoksulluk üçüncü, yolsuzluk dördüncü' O yüzdendir ki Atçalı Yasef'e kitap çevirisi yapma ve çevrilmiş kitapları bulmakla görevlendirir. Ve o yüzdendir ki bir yandan yaşam boyu mücadelesini hep beye, ayana, sekbana, ağaya, valiye, paşaya karşı verirken, bir yandan da ele geçirdiği Aydın ilinde kurduğu kırklar meclisi ile farklı inanç, milliyet ve meslekleri eşit temsil hakkıyla bütünleştirir.Hem politik bir düşün adamı, hem de fikirlerini pratiğe geçiren önemli bir siyasi liderdir.

Savaşta aşırıya kaçmaz düşmanına bile üç kez şans tanır. İntikam hırsıyla değil aklıyla, mantığıyla savaşır. İyi nişancıdır, ama öyle gösteriş olsun diye avlanmaz, ihtiyaçtan fazla av vurulmasını istemez, kurda, kartala, tilkiye kurşun atmaz. İnsanı sevdiği kadar doğayı da sever, korur. Gavur İmam'dan aldığı ışığın ta Horasan'dan gelen bir ilmi kültürel bir miras olduğunu biliyordur artık ve bu mirasa uygun yaşamını sürdürür.

Ve Validir Atçalı. Efeliği Robin Hood'la örtüştürenler, nereye koyacak Atçalıyı. Atçalı 'zenginden alıp  fakire verme romantizminin' bitmez tükenmez  serüvenciliğiyle efsaneleşmez. Atçalı, Padişahın, sarayın ataması ile değil, halkın sevgi ve desteğiyle Aydın'a vali olur ve Valiliğin gereklerini yapar. Zenginden alır ama fakire ekmek değil, ekmeğini kazanacak iş sahibi yapar. Yol, köprü, çeşme, kanalizasyon gibi alt yapı yatırımlarından Avrupa'daki sanayileşmeyi yakalamak üzere günün koşullarında imkanları doğrultusunda kurdurduğu pek çok atölyeye kadar Aydın'ı imar eder. Bir kelimeyle tanımlamamız gerekirse Atçalı'yı o kelime 'devrimci'dir.

1829'da Kuyucak'ta başlayan Kel Memet'in önderliğindeki Aydın ayaklanması bir halk ihtilali özelliklerini taşıdığı görünmektedir. Osmanlı İmparatorluğu'nun girdiği savaşların vergi yükünden bunalan halka bu vergiyi kaldırdığını ilan etmiş, mültezimlerin, voyvodaların ve zabitlerin halktan keyfi olarak topladıkları vergileri kaldırmıştır. Bunlarla da yetinmeyerek, ' Vali-i Vilayet, Hademe-i Devlet, Atçalı Kel Memet ' şeklinde imzaladığı fermanlarda hükümetten serbest ticaret ve tarımın korunmasını, kanunların değiştirilmesini, daha eşit kanunlar yapılmasını ve askerliğin yeni esaslara bağlanmasını istemiştir. Aydınlıların yanı sıra, Kütahya, Manisa, Burdur ve Denizli 'nin bazı kazaları, onun ileri sürdüğü fikirleri sevinçle karşılamış, ona kapılarını açmış ve kendilerine efendi yapmışlardır. İlk ayaklanmasında Aydın mütesellimi ve yanındaki adamlarıyla girdiği çatışmalar hariç, diğer kasabalarının hiç birisinde ona karşı silah atılmamıştır. Aksine, adamlarıyla birlikte bu kasabalara birer kurtarıcı gibi girmiştir. İdaresi altında bulunan yerlerde halkının malına, canına ve ırzına saygı gösterdi. Seyahat hürriyetine engel olmamıştır. Zulmü ve adaletsizliği ortadan kaldırmak, yeni bir düzen kurmak için çalışmıştır.

Efelik, Horasan'dan Anadolu'ya uzanan, Kalenderi'likten Bektaşiliğe, Babailer'den Bedrettin'e bir akımın Ege'deki uzantısıdır. Anti-feodal bir isyan olduğu kadar, feodal zulmün altında ezilen Anadolu halkına, demokrasi, adalet sağlayacak bir düzen kurma mücadelesinin örgütlülüğüdür.
Savunduğu fikirlerin II. Mahmut 'un reformları ve sonrasındaki Tanzimat ilanı ile paralellikler gösterdiği ileri sürülebilir.Atçalı Efe'nin yaptıkları devlete karşı gelmek olarak algılanıp padişahça onaylanmamış ve üzerine gönderilen Osmanlı kuvvetlerine 1830'da yenilen Atçalı Efe çatışmada ölmüştür. Ancak cesareti ve halkın canını ırzını namusunu korumak için yaptıkları Yörük Ali Efe gibi Ege efelerine ilham vermiştir.

Osmanlı hayranlığı ya da seviciliği, son yüzyılında ne kadar zalimleştiğini hep gizledi. Öyle ki bir gecede Yeniçeri Ocağının kaldırılmasını (binlerce insanın katledilmesini) güzel, hayırlı bir olay olarak anlattı. Ama Atçalı Kel Mehmet Efe'nin "herkes ektiği toprağın sahibidir" dediğini kimse anlatmadı.

Kaynak;
Efe Yüreği Dergisi
Atçalı Kel Mehmet Efe - Devrim Tiyatro Oyunu
Vikipedi
Share:

26.02.2015

Küreselleşmenin Dünü

Beş yüzyıl önce cep telefonlarının, buzdolabının, faks makinelerinin,, otomobillerin, uçakların veya nükleer silahların olmadığı bir dünyada, adamın birinin aptalca bir hayali vardı. Ya da o zaman öyle görünüyordu. Genç ve hırslı Cenovalı bir denizci, bir maceraperest olan Cristobal Colon, hakkında, benzersiz hazineleriyle ilgili aslı belirsiz rivayetlerden başka bir şey bilmediği Asya'yı kafasına takmıştı. Bu takıntı (bazılarına göre açgözlülük) öyle güçlüydü ki, İspanya kral ve kraliçesini o zamanlar Okyanus Denizi olarak bilinen, göründüğü kadarıyla uçsuz bucaksız karanlık sularda yapılacak bir yolculuğu finanse etmeye ikna etmeyi başardı. Amacı, Büyük Çin kağanını ve onun yere göğe sığmadığı söylenen altınlarını bulmaktı.

Colon yüzyıllar sonra milyonlarca okullu çocuğun Kristof Kolomb olarak tanıdığı, Amerika'yı "keşfeden" ünlü adam olacaktı. Aslında bu, bir "keşif"ten ziyade bir rastlantıydı. Gözü kara Kolomb Asya'ya hiçbir zaman ulaşamadı, hatta yaklaşamadı bile. Bunun yerine, denizde geçirdiği beş haftadan sonra kendini Karayip Adaları'nın turkuaz sularında, yakıcı güneşin altında buldu. Bahama Adaları'ndan birinde karaya çıktı ve buraya San Salvador (Kurtarıcı) adını verdi. Kolomb'un yorgun mürettebatı adaya hayran kalmıştı. Gemilerine tatlı su ve tanımadıkları yiyecekler yüklediler. Adanın yerli halkı Tainolar onlara dostça davranıyordu.

Kolomb, seyir defterine "Dünyanın en iyi ve en nazik insanları," diye yazdı. "Adamlarıma suyun yerini seve seve gösterdiler. Dolu fıçıları gemiye kendileri taşıdılar. Bizi memnun etmekten büyük zevk duyuyorlardı. Öylesine dostça davrandılar ki, harikaydı."

Aradan yirmi yıl geçtikten ve birkaç yeni seferden sonra, Tainoların çoğu ölmüştü. Karayip Adaları'nın diğer yerli halkları ise ya köleleştirilmişlerdi ya da saldırı altındaydılar. Küreselleşme, daha o zaman, kültürler arasında masum bir alışverişten hızla vahşi bir servet ve iktidar mücadelesine dönmüştü. Yerli halk Avrupa'dan gelen hastalıklar yüzünden ölürken ve kelimenin tam anlamıyla ölesiye çalıştırılırken, binlerce Avrupalı sömürgeci bölgeye gelmeye devam etti. Bu zorlu ve çılgınca arayışın sebebi altın ve gümüştü. Ama dinsiz ruhları Hristiyan inancına döndürmek bu yağmaya ek bir heyecan katıyordu. Sonunda Avrupalı yerleşimciler Karayipler'in kuzey ve güneyine doğru olan toprakların çoğunu sömürgeleştirdiler.

Kolomb'un Amerika macerası yerli halktan ve topraktan mümkün olduğu kadar servet koparma kararlılığı açısından önemli olmakla beraber, daha da önemlisi 450 yıllık Avrupa sömürgeciliğine kapıyı açan bir dönüm noktası olmasaydı. Günümüzün küresel ekonomisinin temellerini atan işte bu yüzyıllar süren sömürgecilik çağıydı.
Küreselleşmeyi Anlama Kılavuzu
Wayne Elllwood
Share:

Copyright © Bir İzmirlinin Kaleminden | Powered by Blogger
Design by SimpleWpThemes | Blogger Theme by NewBloggerThemes.com