Bir İzmirlinin Kaleminden
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29.03.2017

Korku

Uzun zamandır yazmıyordum, daha doğrusu askerde olduğum için yazamıyordum. 18 günüm kaldı. Yaklaşık 150 gündür askerlik yapıyorum, ne kadarına askerlik denirse...

Bir çok insanla tanıştım bu nasıl komutan olmus dediğim insan da oldu. Yüzüne karsı sen nasıl üniversite okudun dediğim insan da oldu önyargılarından dolayı. Çok yakın olduğum insanlar da var uzak durduklarım da hayat gibi çalışıyorsun sadece karşılıksız. Nereden bakarsanız bakın askerlik zor.

Gelelim yazmama neden olan olaya ;

Haberlerde RTE'nin üniversiteye ziyarete gittiğinde öğrencileri üniversiteye almadıklarını izleyip okumuştum da yaşayacağım aklımın ucundan gecmezdi. Sen Esenlere gel, evet mitingi düzenle,   helikoptere binmek için eskortla kışlaya gel , o sırada çarsıdan dönen askerler güvenlik nedeniyle nizamiyede bekletilsin kışlaya sokulmasın. Bu neyin korkusudur?

Bir ülkenin yöneticisinin kendi askerinden korkması, öğrencisinden, işçisinden korkması... Öğrenci olup kampüse alınmasaydım bu kadar koymazdı belki . Zorla yapılan bir görev için, üstelik devlet için yapılan bir görev için işi gücü, sevdiklerimizi, memleketi bırakip gelmişken kışlaya alınmamak bana koydu.

Bu günlerde çok küfür etmeye başladım, bir küfürde tüm hak edenlere gelsin..

Paylaş:

18.07.2016

Darbe, Faşizm, Devrim

Ben İspanya iç savaşıyla ilgili bir anlatı-otobiyorafi okuyup bir de film izlemiştim aslında onlarla ilgili yazacaktım. Kitap ve film yorumlarını iyi yapamadığımı bilsem de belki bir hafta içinde yayınlarım. Ülkenin göstermelik bir darbe ile bir iç savaş yaşama olanağı olduğunu düşününce ileri bir tarihe erteledim.

Bir siyaset bilimci, tarihçi, çok görmüş geçirmiş biri değilim. Aslında ismimin başına koyabileceğim bir ünvanım da yok. Sadece haberleri takip edip, tarihle biraz ilgileniyorum. Öncelikle şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki siyasi iktidarı ve meclisteki diğer partileri sevmesem de her türlü askeri darbeye karşıyım. Eğer bir iktidar görevden gidecek ise bu seçimle ya da halkın canına tak ettiyse (o eşik Türkiye halklarında çok yüksek neler gördükte bana mısın? demedi ) halk devrimiyle gider ki en iyisi halk devrimidir. Çünkü bizim kazandığımız bir cumhuriyet yok ortada ya da yaptığımız devrim Mustafa Kemal bize hepsini altın tepside sundu. Emek vermediğimiz için kıymetini bilemiyoruz.

Darbe, Faşizm, Devrim.

Alman ya'da faşizmin hüküm sürebilmesi için, Alman parlamentosu'nun işlevini yitirmesi gerekiyordu. Almanya parlamentosu 27 Şubat 1933 gecesi ateşe verildi. (Bu yangının adı tarihe Reichstag yangını olarak geçti. Reichstag Alman parlamentosu'nun toplandığı yerin adıdır.) Hitler azınlık hükümetinde idi.

Yangın gecesi Hitler olay yerine gitmekte gecikmedi, Yangın yerini miting alanına çevirdi. Miting alanı olur da meydanda nutuk olmaz mı? Olur efendim başladı nutuk atmaya.
"Artık acımak yok. Kim yolumuza çıkarsa, kafasını keseceğiz. Alman halkı artık merhamet göstermeye tahammül göstermez. Her komünist eylemci nerede görülürse vurulacak. Komünist milletvekilleri bu gece asılmalı.Bu ülkede komünizmle ilgili ne varsa dümdüz edilecektir.Yangın olayının içinde olan sosyal demokratlara da acımamız yok..." Herman Göring de konuşur. "Bu komünist isyanın başlangıcıdır, devam edecekler. Bir dakika bile gecikemeyiz."

Tek başına iktidar olabilmek için elinden geleni yapıyordu. 5 Mart 1933'te genel seçim oldu. Yangın sayesinde Hitler sadece tek başına iktidara değil, aynı zamanda büyük bir güce de kavuştu.

 Hitler kendisi için bir "yetki kanunu" çıkarmak istiyordu. Yasama yetkisini dört yıllığına kendisine devredecek bir yetki kanunuydu bu. Bu kanunu çıkarabilmesi için anayasanın değişmesi gerekiyordu. Anayasanın değişmesi içinse 2/3 çoğunluğa ihtiyacı vardı. Reichstag yangını sonrasında önceden Hiddenburg'a imzalttığı kararnameyi devreye soktu. Ve kendi yandaşları olan nazilerin parlamentodaki sayısal üstünlüğünü sağlayacak kadar muhalif milletvekilini tutuklattı. Tasarı oylanmaya için sunuldu ve oy çoğunluğu ile Hitler diktatörlüğünün meşru temelini oluşturan "yetki kanunu" kabul edildi. Hitler artık hem yasamaydı hem de yürütme, çok geçmeden yargıyı da ele geçirdi...

Sonrası belli zaten Nazi döneminde Almanya'da neler olduğunu biliyoruz. Muhaliflere yapılan insanlık dışı uygulamaları, toplama kamplarını, çalışma kamplarını, milyonlarca insanın nasıl öldürüldüğünü biliyoruz. Ta ki yıkılana kadar.

***

Elimdekileri birleştiriyorum.
-7 Haziran Seçimlerinden sonra başlayan patlamalar, canlı bomba eylemleri.
-Başkanlık sistemi isteği
-Yasama da yürütme de yargı da benim sözü
-Anayasa değiştirme isteği( torba torba, paket paket yasalar)
-Sözde darbe girişimi (darbe değilde, paralellerin birbiriyle çarpışması)
-Tabi daha öncesi var Aydınlar, Gazeteciler tutuklandı, Tsk tasfiye edildi.(Ergenekon, Balyoz v.s.)
-Milletin sokağa çıkması için yaptığı çağrı (Bu çağrı durum kontrol altına alındıktan sonrada yapılabilirdi.)
  "Milletimi meydanlara, havalimanlarına davet ediyorum. Silahlı kuvvetlerimizin içinde bir azınlığın, paralel yapılanmanın teşvik ettiği bir harekettir. Ülkemizin birbirliği, beraberliğine yönelik bir hareket. Bedelini bunlar çok ağır ödeyecektir. Meydanı da onlara bıkamayız. Meydanlarda, havaalanlarında toplanalım. Zaten bu ülkede cumhrubaşkanı olarak bu cumhurun başıyım ve baş komutanım aynı zamanda. Gereği neyse bunun gereği neyse yapılacaktır. Milletime çağrı yapıyorum meydanlara gelin ve meydanlarda bunlara gereken cevabı verin. Tarih boyunca darbeciler başarılı olamamıştır."



Çağrı sonrası sokağa çıkanların yaptıklarını da gördük.
Evet darbe çok kötü bir şey ama ortada bir darbe yok bir anlık oyun, üstelik ne için olduğu da belli. Hiç bir şeyden haberi olmayan erleri dövmek ne demek, erin boğazını kesmek tam anlamıyla vahşet. Ordu ve polis bastırırdı bu olayı, insanlara neden sokağa çıkma çağrısı yapıldı? Kusura bakmayın da bu ülkede dindar nesil yetiştirmek yerine insan yetiştirmek lazım. Yazıyı yazarken de haberleri takip ediyorum. Gericiler Malatya'da Alevilerin yoğunlukta yaşadığı bir mahalleye silah ve bıçaklarla saldırmışlar. Gericiler, halk tarafından püskürtülmüş. Malatya ve Trabzon'da kiliselere saldırmışlar.

Askerlik yapanlar "askerde emir demiri keser" diye söylerler.  Er zurnanın son deliği bile değil. Sokağa çıkan kindar nesil, Kızıldere'de ölümsüz olanlar kadar vicdanlı değilmiş. Bir kısım insanlar sevmese de onları... Mahirlerin etrafını sardıklarında komutanlar megafondan teslim olun çağrısı yaparlar. Mahir "Erleri geri çekin, rütbeliler gelsin" diyerek cevap verir. Zaten sonrasını herkes biliyor...


***

Halkı demokrasi için sokağa dökmek iyi midir? Bilmiyorum. Düşünüyorum ama ben demokrasi nasıl bir şey bilmiyorum. Çünkü tanışmadım, yanımdan da geçmedi. Aynı otobüste okula da gitmedik. Ben hiç görmedim demokrasiyi. Hep eksik bir şeyler vardı demokraside ya da bende.

Kabil'in Habil'i öldürdüğü topraklarda yaşıyoruz. Kardeş kanı bu topraklarda binlerce yıldır akıyor. Savaşın eksik olmadığı topraklardayız. Sürekli aynı yerdeyiz. Ya savaşın ortasında ya da kıyısında, her şekilde yanıyoruz yani. Birbirimizi sevmemizi istemiyorlar. Önce ayrıştırıp sonra nefret etmemizi sağlıyorlar. Sonra mutlu oluyor bunları yapanlar çünkü açlığımızı unutup savaşmaya gidiyoruz. Savaş vahşettir, korku yaratır. Korku faşizmi doyurur. Doyan faşizm güçlenir. Yandaşları sokak ortasında kafa keser. Tıpkı Hitler'in yangın sonrası attığı nutuk gibi. Bizde de böyle olmadı mı?

Mazoşistiz biraz, izliyoruz televizyonda haberleri, okuyoruz internette, gazetede sonra da kendi kendimize acı çektiriyoruz. Bir şeyler yapmalıyız. Güzel günler görelim biraz. Her gün kan her gün savaş, acı. Dünyayı kurtaralım artık be. Kanla değil, silahla değil, Ada şiirindeki gibi mesela. Nasıl diyordu Zülfü Livaneli? Buldum. "Dünyayı güzellik kurtaracak, Bir insanı sevmekle başlayacak her şey." Gidin birilerini sevin, ne bileyim işte abi.. Sokakta yanınızdan geçen sokak köpeğinin başını okşayın. Yanınızdan geçen insanlara gülümseyin, "iyi günler" deyin. Gidin işte abi herkesin sevgiye ihtiyacı var.Unutmayın, sevgi en büyük devrimdir. Yeryüzünün sevginin, aşkın yüzü olacağı tek suçun sevgisizlik olduğu günleri görmek dileğiyle... 
Paylaş:

13.05.2016

İlkler Yazısı, Dünyadan ve Türkiye'den İlkler

Dünyadan ilkler:

"Le cabines des modes" adıyla, ilk moda dergisi 1785  yılında Paris'te yayınlanmaya başladı. Derginin yayın politikası, okurların modayı takip etmesi ve öğrenmesi için komisyonculara avuç dolusu para kaptırmalarını önlemek ve bu konuda eğitmek olarak saptandı.

İngiliz Aphha Behn, casus olarak Hollanda'ya gönderildi. Yazarlığa, yaptığı iş karşılığında para alamayıpi hapse girince başladı. İlk öykülerini 1687'de "Şanssız Gelin", "Esrarengiz Güzel", "Üzücü Yanlışlık" ve "Dilsiz Bakire" isimleriyle yayınladı. 1683 yılında "Siyah Leydi'nin Serüveni" ismiyle ilk romanını yazdı, ölümünden sekiz yıl sonra 1697'de kitabı basıldı. 1670 -1687 yılları arasında 19 oyun yazdı. 1683-1688 yılları arasında 11 roman, 5  ciltlik çeviri ve " Bir Asilzade ile Kızkardeşi Arasındaki Sevgi Dolu Mektuplar" isimli deneme ile çok sayıda şiiri hayatına sığdıran Behn'in en başarılı romanlarından biri "Oroonoko (Soylu Köle)" kitabıdır. Aphra Behn ilk profesyonel kadın yazar olarak bilinir.

Dünyadaki ilk "antiemperyalist" mücadele olan kurtuluş savaşını gerçekleştiren M.Kemal'dir. Evet “Anadolu direnişi”, ilk olarak toprağı işgal edilen, hanımına, kızına tecavüz edilen Türk halkı tarafından başlatılmıştır. Ancak bu direnişin bir bağımsızlık hareketi haline gelmesi, yani “Kurtuluş Savaşı” niteliğine bürünmesini sağlayan bizzat Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Aleksandra Kollontay, 8 Ekim1917 günü, Lenin tarafından kurulan bolşevik hükümetin Sosyal İşler Bakanlığı'na getirildi. Aristokrat bir aileden gelmesine rağmen 1899'da sosyalist öğretiyi benimseyerek, sınıfını ve ailesini reddetti. Uzun yıllarını sürgünde geçirdi. Şubat devriminden sonra bakan(halk komiseri) olarak görev yaptığı altı ayda; hastanelerden çocuk yuvalarına, pansiyonlardan kadınların eğitimine, oyun kağıdı üreten fabrikaların yönetimine kadar sorumluydu. Ayrıca dinsel eğtimin ortadan kaldırılması, kız okullarında öğrencilerin yönetime katılmasını sağlamak, doktorları ulusal sağlık servisini hizmete açmak için organize etmeye çalışmıştır. Ona göre yaptığı en önemli hizmet, Ocak 1918'de Anne Çocuk Sağlık Merkezini kurmasıydı. Hükümetin izlediği politikaları benimsemediği için aynı yılın Mart ayında istifa etti. Kısa zamanda parti içinde etkinlik sağlamaya başlayınca, Norveç'teki Rus delegasyonuna atandı. Sonra Norveç'te Rus Büyükelçisi oldu. Hem dünyanın ilk kadın bakanı hem de dünyanın ilk kadın büyükelçisi olarak tarihe geçti.

Bizden İlkler

Cevat Paşa ilk Adalet Bakanı(Adliye Nazırı) olarak 6 Mart 1868 günü görevine başladı. Adliye teşkilatının başı ve sorumlusu olarak görev yaptı.

İlk kez nüfus cüzdanı uygulamasına  1863-64 yıllarında yapılan sayımdan sonra geçildi. "Osmanlı Tezkiresi" denilen bu nüfus cüzdanlarının çizgili, düz bir kâğıt belge niteliğinde birer pusula oldukları tarihçi Lütfi Efendi tarafından yazılmıştır. Cumhuriyet'in ilanından sonra 1927 yılında yapılan ilk nüfus sayımından sonra yurttaşa nüfus cüzdanı verildi.

Yurdumuzda ilk Bahar Bayramı 1921 yılında kutlandı. İlk kutlama bir işçi bayramı niteliğindeydi. 27 Mayıs 1935 günü çıkarılan, 2739 sayılı Ulusal Bayram ve Genel Tatiller hakkındaki yasa ile 1 Mayıs gününün "Bahar Bayramı" olarak kutlanması kesinleşti. 1980 askeri darbesinden sonra çıkarılan yasa ile 1 Mayıs'ın resmi bayram olarak kutlanması kaldırıldı.

Pazar tatiline ilk kez 29 Mayıs 1935 tarihinde yürürlüğe giren yasa ile başlandı. Bu yasadan önce, tatil günü cuma idi.

Türkiye'de ilk opera eseri; Ahmet Adnan Saygun'un "Özsoy" isimli opera denemesidir. İlk kez 1928 yılında, İran Şahı Pehlevi'nin Türkiye'ye gelişi onuruna temsil edildi. İlk operamızda, başoyuncu dramatik soprano Semiha Berksoy idi. Aynı zamanda Semiha Berksoy,  ilk Türk kadın opera sanatçısıdır. Opera tekniklerini gerçek anlamda uygulandığı opera da Ahmet Adnan Saygun'un bestelediği "Kerem"dir. İlk kez Ankara'da 22 Mart 1953 günü sahnelenmiştir.
Paylaş:

8.03.2016

Yayınsız Zamanlar

Uzun zamandır yazı girmiyordum. Açıkçası kendimi çok boktan hissettiğim bazı zamanlar da oldu... Çok boktan  bir dönem geçirdim.

Yayınsız geçen sürede kendimi şiir'e verdim. Cemal Süreya, Turgut Uyar, Özdemir Asaf, Ümit Yaşar Oğuzcan, Edip Cansever gibi şairlerin şiir kitaplarını ve İzmir'de bulunan sahaflardan temin ettiğim daha önce adını bile duymadığın şairlerin kitaplarını okudum. Şuan 6:45 yayınlarından üç kitap ve Fahrenheit 451'i okuyorum. 

Kursiyer yetersizliğinden kapanan bir rusça kursuna gittim. Alfabeyi ve biraz da olsa dil bilgisi kurallarını, ortalama zekaya sahip bir insan 3 haftda ne kadar öğrenebilirse o kadar öğrendim.

Olmazsa olmazım bisiklet, yağmur çamur demeden kullanmaya devam ediyorum. Büyük taarruz bisiklet turunun son etabına katıldım. Şuana kadar günlük yapabildiğim en uzak mesafe gidiş-dönüş toplam 135 km. İki haftadır hiç bisiklet ile çıkmadım. Jant akorlarını ve bakımlarını yapmam gerek zor geliyor.

Geleceği görebilmek isterdim, hiç olmazsa kahinlik yapardım ama ne yazık ki göremiyorum. KPSS'ye hazırlanıyorum. Kazansam da kazanamasam da her halükarda gidilmesi gereken bir askerlik var. Göbek ata ata askere gidenleri anlayamadığım bir kafam var.

Az da olsa verimli bir süre geçirdiğimi düşünüyorum. Toplumsal olarak çok boktan zamanlar geçirdik ve geçirmeye devam ediyoruz. "Her şey güzel olacak", "bunlar da geçer" diyerek yimibeş yaşına kadar geldim. Ne herşey güzel oldu ne de bunlar da geçer dediklerim geçti. Her şey aynı, hamam  da aynı, tas da aynı.

En son suruçla ilgili yazmıştım ondan sonra da değişen birşey yok Her şey aynı devam ediyor. Kadın cinayetleri, tecavüzler, şehit haberleri, ne işe yaradığını anlamadığım diyanetin ve diyanet işleri başkanının skandal fetvaları ve diyanetin dün gördüğüm "Ateistle evlenilmez" fetvası, Televizyon izlemememin sebebi olan "Başkan olabilmek için herşeyi yapabilecek birini hangi kanalı açsam zehir kusarken gördüm ve bu sürede devam eden kadın cinayetleri, tecavüzler ve sapıklara, katillere caydırıcı cezalar vermek terine tecavüzde damping yapan adalet sistemi, sokağa çıkma yasakları, buzlukta bekletilen cenaze, islamcı canlı bombaları eylem yapmadan tutuklayamayan zihniyetler, polisle evinde tartıştığı için öldürülen dilek doğan, ve yine tecavüz haberleri, tacizci öğretmenler, gericilerin yaptığı hilafet toplantısı yani lağım çukuruna dönmüş ülkede boktan geçirdiğimiz zamanın doğruluğu...

Ve bugün İdil'de bir patlamadaiki polis hayatını kaybetti. Davutloğlu İzmir'de başbakanlık ofisine girerken bir grup tarafından protesto edildi, 15 işçi gözaltına alındı. Bu milletin a.... koyan Cengiz İnşaat'ın vergi borcunun silindiğine dair belgenin doğru olduğu ortaya çıktı.

Duymaktan bıktığım ve toplumun, cinayetleri ve tecavüzleri nasıl kanıksayabildiğini anlayamıyorum ve hiçbir zaman anlayamayacağımı düşünüyorum.

Bugün 8 Mart tüm kadınların, Dünya Emekçi Kadınlar Gününü kutlarım.

Paylaş:

22.07.2015

#Suruç'ta katliam var

Sıkıntılı günler geçiriyoruz. Bir asker şehit oldu ve Suruç'ta meydana gelen patlamada otuz-iki kişi öldü. "Ne için?" sorusunu sordum kendime. "Yüzünü bile görmediğin insanlar için ölebilmek, hem de kimse onları buna zorlamamışken," Nazım Hikmet'in Yaşamaya Dair şiirinde dediği gibi...

Irk denen kavram bildiğim kadarıyla dinlerde yok, evrimde de yok. Hangi akıllı atmış ortaya ırk kavramını,  deli olması mümkün değil. Niye öldürüyoruz birbirimizi? daha kötüsü başkasının ölümüne neden seviniyor insanlar? Bu soruların cevabını "vicdan" olarak verebilirim. Vicdanını kaybetmiş başkalarının ölümüne sevinir. Ama zaten milletimizde bir ötekileştirme mevcut. O Ermeni, bu Kürt.. İyi de hepimiz insanız. Vicdan insan olmanın gereğidir. Suruç da bomba patlamasından daha endişe verici olan bir kısım kimsenin vicdanlarına vurduğu prangalardır. 

Yanlarında küçük çocuklar için oyuncaklar vardı. Park, Kütüphane, Okul, Kültür Merkezi inşaatlarında çalışacaklardı. Belki de oradaki insanlar o çocuklar sayesinde ilk defa tiyatro izleyeceklerdi. Din denen şeyin bir grubun silahı haline dönüştürülüp, kitleler nasıl öldürülür, bunu gördük. Ölen çocukların hepsi bizim. Şehit olan asker bir daha gülemeyecek, Suruç da ölenlerde. Onlarca ailede yandı yitirdikleriyle ve bu günde acıları yarıştırmak alçaklıktır.

Sivas'ı, Maraş'ı Geziyi unutmadık, Reyhanlı ve Uludere'yi de, tarihimize bir kara lekede Suruç. Her türlü terörü lanetliyoruz demek bir şeyleri çözmeye yetmez. Uzlaşmayı öğrenmemiz gerek. Toplum olarak yeni alışkanlıklar ediniyoruz. Belirsiz aralıklarla şehit haberi almaya alıştık. Arada bir de patlamalara...Alışkanlıklarla yaşamak çok boktan. Eğer mit tırlarını o tarafa gönderirsen, Reyhanlının üstünü de tıpkı diğerleri gibi örtersen Suruç da olur, yarın öbür gün başka reyhanlı ve suruçlar da  yaşanır...


Paylaş:

19.07.2015

Çok geri kafalıyım

Tarihi eser niteliği taşıyan binaları niteliğini değiştirerek yıkarız. Yerine modern on-beş, yirmi katlı binalar dikeriz. gelişiriz. Gelişmekten tek anladığımız bina dikmek...

İnandıkları kitapta topraktan yaratıldığımız yazmasına rağmen toprağın pis olduğuna inandırdılar ev sahiplerini, diktiler binaları...Rahat rahat apartmanlarda oturmak, evine asansörle çıkmak varken eski püskü Rum evlerinde oturmak ev sahiplerine cazip gelmedi. Altı, yedi daireye kim hayır der ki...

Oturduğum ilçe çok değil, on-beş yıl önce Rumlardan kalma taş evlerle doluydu, azda olsa ahşap ve iki katlı evler vardı. Şimdi ise sokaklarında dolaşmak bile zevk vermiyor, Geliştik ama bir kültüründe içine ettik. O evler yok artık dut ağacı olan ve domates, biber, patlıcan ekilen bahçeleri de onlarla birlikte çekip gittiler. Gelecek sene için tohum saklamak da yok, o evlerle birlikte bir kültür de yok oldu. Yerlerine apartmanlar diktiler, önlerine beton döktüler, yollarına ise asfalt döktüler.

Bir gün kendimi doğaya bırakayım dedim. Başladım dağa doğru yürümeye beton yol bitti asfalt  başladı sonrada patika yol...  Neyse yürüyorum daha doğrusu yokuş çıkıyorum.. On dakika falan yürüdükten sonra Müteahhit'in biri Koca çamları kesmiş, sekiz, on binalı villalar yapmış. Neyse küfrederek yürümeye devam ettim. yirmi - yirmi beş dakika yürüdüm... Bir de ne göreyim ileride toz bulutu, tepeden kamyon geldiğini fark ettim. "Hayırdır? Yukarıda ne var?" dedim. "Taş ocağı var" dedi Taş ocağı da aşağıdaki çok büyük ağaçlık bölge ye inmiş, ağaçların bir kısmını yok etmişlerdi. Kendi kendime "Güzelim dağ elimizden gitmiş. Müteahhitler, dağın ilçeye yakın olan yerlerin ırzına geçmiş, taş ocağıda yukarıdan başlayarak ormana tecavüz etmiş.".  diye söylendim. Bu hızla gidersek yakında ağaç altında oturup okuyacağım yada içeceğim tek yer mezarlık olacak.

Geçtiğimiz günlerde Srebrenitsa ile ilgili yazmıştım. Maalesef, insanlık tarihinde soykırımları çokça görüyoruz. Keşke hiç olmamış olsalar ama keşkelerle yaşamak zorundayız. Soykırımlar, insanlık tarihinin utanç anıtlarıdır. Soykırım sadece bir ırka ya da etnik bir gruba değil, her şeye yapılabilir. Kültür de bunlardan biridir. Modernizm ve piyasacılık yani her şeyin alınır satılır olması kültüre yapılan soykırımı kolaylaştırır. Tarihi eser olarak nitelendirilen binaların devlet eliyle ya da devlet iziniyle yıkılması kültüre yapılmış bir soykırımdır. Doğanın kendi kültürü vardır. Binlerce ağacı kesip, hiç gerek yokken saray yapmak yada kuruyacağını bildiğin halde akarsulara HES yapmak kültürel soykırımdır.

Ve bütün bunlar muhafazakar geçinen ama muhafazakâr olan hepsi birbirinin devamı olan partiler zamanında oldu. Bazen düşünüyorum da "muhafazakar geçinmeyen muhafazakar olan partiler tarafından yönetilse idik nasıl olurdu? bu sorunun cevabını hiç öğrenemeyeceğim. Çünkü ülkemde muhafazakar insan yok, muhafazakar parti nasıl olsun.
Muhafazakarlık demek bu değil, bu muhafazakârlık. Kâr arttırmak ve muhafaza etmek asıl amaç, nasıl artacağının bir önemi yok. Bir dergi de okumuştum İtalya da tarihi yapılarda oturan insanlar, her yıl binanın onarımını yaptırmak zorundaymışlar, o yapıların kesinlikle zarar görmemesi gerekiyormuş. Yani belkide içinde oturan insanların bir çivi bile çakmaları yada evlerini istedikleri gibi boyamaları yasaktır. Muhafazakarlık budur.Kültür toplumların yüzlerce hatta binlerce yıllık deneyimlerinin tümüdür. Kültüre yapılan soykırım da aslında toplumun geleceğine yapılmıştır. Orhan Gökdemir bir kitabında (yanlış hatırlamıyorsan Cumhuriyetin ilk/son yüzyılı) şöyle bir şey diyordu. "Biz de muhafazakar yok tuhafazakar var." Gerçekten de istisnalar hariç bizde muhafazakarlar biraz tuhafazakar. tuhaf tuhaf huyları var...

Paylaş:

16.07.2015

Sinir olduğum şeyler! 2

1. Gösteriş olsun diye bir şeylere karşı çıkanlar. Karşı çıktığı şey hakkında hiç bir fikri olmayıp sadece sürü psikolojisine kurban gitmiş insanlar topluluğu...Biraz düşünün!

2. Sadece bir ülkenin onurlu insanlarının yaşadığı devletten hesap sorma hakkı vardır. İsterse bir tl olsun vergi kaçırıyorsan devletin ya da hükümetlerin; yolsuzluklarından, hırsızlıklarından, talanından ve sarayından hesap sorma hakkı yoktur.

3. Konuştuğum kişinin neredeyse her cümlede salak, manyak, geri zekalı gibi kelimeler kullanması...

4. Siyasi görüşlerime, görüşüm hakkında bilgisi olmayan insanların biliyormuş gibi sallaması, yorum yapması...

5. Modayı takip edip, yeni çıkan şeyleri alan, aldığı şeyleri de sanki kendisi sıfırdan yapmış gibi öven insanlar. Karşındakinin fikirlerini düşünmeden sonuna direkt "sen de al" tarzı cümle kurarlar.  Daha telefonum bozulmadı,  ilk günkü performansında çalışıyor...

6. Annem, babam karışmazken yaşam tarzıma, düşüncelerimi istedikleri gibi eleştirip, benim eleştirmeme izin vermeyen insanlar...Benim inançsızlığıma saygı göstermeyen insanlar. Çevremdeki herkesin inançlarına saygı duyarım ama sadece ahiret korkusu yüzünden ibadet eden insanları anlamıyorum. Bana karışsanız da sonuç değişmeyecek ki ben buyum. Dinlere göre değil, vicdanıma göre hareket ederim. Yanmama korkusu için bir şeyler yapıyorsanız çoktan yanmışsınız siz!
 

7. "Dedenin ismini taşıyorsun, deden bu partiliydi, kemiklerini sızlatıyorsun" gibi salakça şeyler söyleyen akrabalar. Dedemin adını taşımayı ben seçmedim. Ama yüzlerinize de söylediğim gibi siz daha babanızın verdiği partiye oy vermeye devam edin ama şunu da bilin o partiden bi cacık olmaz. Ben düzen dışı kalan sol partileri desteklemeye devam edeceğim.



Paylaş:

10.07.2015

Sinir olduğum şeyler!

1. Çok konuşan insan, özellikle de aynı şeyi defalarca soran/söyleyen kişiler. Biraz çok bilmiş olurlar, öz güvenleri tavanı delmiştir. Bilinmeyen o kadar çok şey varken, her şeyi bildiğini sanan insanlardır. Sevmesem de çevremde çokça bulunmaktadır. "Keçinin sevmediği ot burnunun dibinde bitermiş" ne de olsa.


2. "Kendisinin eli ayağı tutarken başkasına işini ya da isteğini yaptıran insanlar, ve kendini kullandıran insanlar." başkasına kendi işini/isteğini yaptıran  tiptir, karşısındakini düşünmez, genelde tek çocuktur, hamurunda bencillik vardır, kendini beğenmişin tekidir. kendini kullandıran insanlar ise pasif kalmıştır, sesini çıkarmazlar. değişik modelleri de vardır. Karşısındakini kırmak istemediği için isteğini yerine getiren tipleri de var.


3."Yolda yürürken sağa sola çöp atan insanlar ve tüküren hatta balgam atan gibi üst modelleri de olan insan tipleri" Çok tiksinirim. çöp atana çöpünü almasını söylesem de tüküren yada balgam atan insanla diyaloğa bile girmek istemem.


4. "Okurken ya da çalışırken kapı zilinin, telefonun çalması. Bir şeylerle uğraşırken birinin soru sorması." Kendime okuma ve çalışma saati koymama neden olan olaydır.


5."Gürültü."Son zamanlarda tam da okumak için ayarladığım zaman diliminde mobiletle geçen şahıs ve de arabasına ses sistemi döşemiş gecenin yarısı evimin önünden yüksek sesli müzik diyemeyeceğim gürültü ile geçen düşüncesiz insan.


6. "Arabanın dikiz aynasını sadece makyaj için kullanan kadın sürücüler ve de trafikte kadın sürücüleri sıkıştıran öküzler." Bu gruba bir de seyir halindeki bisikletlilerin dibinden geçen otomobil sürücülerin ekleyebilirim. Biraz saygı lütfen. Değerli motorlu taşıt sürücüleri; bisikletlerin yanından geçerken aranızda 1.5 m mesafe bırakın. Canavar olmayın, insan olun. Türkiye de yeterince trafik canavarı var. Trafiğinde canavarını yaratan tek ülke de bizden başkası olamaz.


7. "Anadili Türkçe olan insanların konuşurken Türkçe kurduğu cümlenin ortalarına doğru İngilizce kelimeler kullanması finali de Türkçe olarak yapan insanlar." Ya Türkçe konuşun ya İngilizce..



8 "Dünya da cennetten bir köşe deyip fotoğraf çektiren insanlar." Bunu diyenler genelde büyük şehirlerde yüksek binalarda oturan ve çalışan insanlar .Elbette ki çok güzel yerler vardır bu gezegende ama cennet yaşamaktır. Gerisini kimse bilmiyor. Bir zamanlar yüksek binaların olduğu yerlerde belkide önceden cennetten bir köşeydi. Cenneti yani yaşamı cehenneme yani yaşanmazlığa çeviren belki de insanoğlunun ta kendisiydi. Misal Artvin Cerattepe dünyanın yüz doğal ormanından biri. Milletin a..na koyan holding patronu ormanlarında a..na koymakta ısrarlı. Bölgede yapılması planlanan madencilik faaliyeti yüzünden 1.7 milyon ağaç yok olacak. Artvin'in su kaynakların büyük bölümü de bu bölgeden sağlanıyormuş. İçme suları da tehlikede. Esnaf kepenk kapatmış diğer vatandaşlarla birlikte çevrecilere desteğe gitmiş. Eğer bu şirket ormanın ve Artvin'in içme suyunu a..na koyarsa cennetten bir köşe cehennemden bir köşe olacak. Yukarıda da dediğim gibi "Cenneti yani yaşamı cehenneme yani yaşanmazlığa çeviren belki de insanoğlunun ta kendisiydi."



9 "Dünyada iken, hayatta iken acı çekiyoruz deyip, her şeyin cennet denilen yerde güzel olacağına inanan insanlar". Tamam her şey cennet denilen yerde de güzel olsun. Ama burada niye acı çekiyoruz, burada da güzel olsun. Hem tanrı ile sözleşme mi yaptın cennete gireceğine dair. Niye yaptığın her şeyi ahiret denen şey için yapıyorsun Orada bolluk olsun hepiniz de zengin olun. Yanınızdan altın akan nehir geçsin. Ama burada niye yoksulluk çekiyorsun ve haline şükrediyorsun. Yukarıda da dediğim gibi yaşam cennettir. Dünyayı cennete de çevirmek elimizde cehenneme de ama ne olacaksa eşit olsun. Başkalarının cehennemi bizim cennetimiz olmasın. Bizim cehennemimiz de başkalarına cennet olmasın. Ya bu dünyada yaşasın herkes cenneti ya da hiç var olmasın cennet denen şey.





 
Paylaş:

6.07.2015

Türkiye'de Milliyetçilik

Milliyetçilik denince aklıma milli olan geliyor. Kendi ürettiklerini tüketmek ve ihraç etmek. Ülkücü kardeşim, öküzden samana, gübre, pamuk, tütün, incir, üzüm zeytin, sebze ve meyve, canlı hayvan, su ürünleri, hayvansal ürünler ve gittikçe uzayan bir liste, bu saydıklarım dünya konumu itibarı ile yaşadığımız ülkenin verimli topraklarında üretilebilen ancak siyasilerin yanlış kararları sonucunda çiftçiliğin bitirilmesi operasyonları sonucu diğer ülkelerden ithal ettiğimiz ürünlerdir.Eğer yaşadığın doğaya, parklarına, tarihi eserlerine sahip çıkmıyor isen, Yırca'da altı bin zeytin ağacı kesildiğinde sesini çıkarmadı isen milliyetçi değilsin. Senin yaşadığın ülkenin topraklarına nükleerler, derelerine hesler kurulurken ve dünya Çernobil'in doğaya ve üstündeki canlılara verdiği zararı gördükten sonra çağımızın dışında kalmış ve daha pahalı yöntemlerle doğanın yok olmasına sesini çıkarmıyorsan milliyetçi değilsin. Yabancıların teknolojik ürünlerini kullanıp, ülkemizde neden yerli teknoloji ürünleri üretilmediğini, yerli teknoloji sanayimizin gelişmesi için çalışmıyorsan milliyetçi değilsin, iphone'lu milliyetçi mi olur. Şu yazdığım satırlardan bile milliyetçi olmadığımız anlaşılırken, milliyetçileri temsil eden partinin anti-milli olması da normaldir.

Hani zamanında dönemin başbakanı "hem laik hem müslüman olunmaz, ya laik olacaksın ya müslüman" gibi bir şeyler konuşmuştu ya.Gökten inen kitaplara inanan biri olmasam da islami esaslara göre de hem milliyetçi hem müslüman olunmaz. Milliyetçilerin hangi dini yaşadığını merak ediyorum. Müslümanların peygamberi bile "milliyetçilik davası güden bizden değildir" diye söylemiş olduğu rivayet edilen sözü var. Ya milliyetçi olacaksın ya müslüman...

A. Einstein milliyetçiliği bir çocukluk hastalığı olarak tanımlamış ve kendisini milliyetçi olarak tanımlayanlar için "eğer bir adam bir marşa ayak uydurup, emir altında neşe içinde yürüyebiliyorsa, benim gözümde beş para etmez.kendilerine bir omurilik yetebilecekken, yanlışlıkla kocaman bir beyin sahibi olmuş insanlardır " diye kelimelerine devam etmiş. Doğruluk payı olduğunun kanıtları da vardır mesela "vur de vuralım, öl de ölelim" gibi.

Bu ülke milliyetçilik adı altında çok şeyler görmüş.Yakın tarihimizle yüzleşmek önemli, yüzleşmezsek gerçeklere ulaşamayız. Bu ülkenin anti-emperyalist gençleri 6. Filoya ve amerikan askerlerine sokakları dar ettiği günlerde, araçlarla Anadolu’nun dört bir tarafından taşınan dinci-ülkücü komandolar, Dolmabahçe’de demirli 6. Filo’ya ait bir gemiyi “kıble” yapıp namaz kıldılar.


Bu satırları niye yazma gereği duydum onuda şöyle açıklayayım. Doğu türkistan'da yaşanan katliamdan dolayı, Çin lokantasına saldıran, Çinli turist diye koreli turistlere saldıran(Çinli olması bu davranışı haklı çıkarmaz), mao maketini asan, yakan ülkücüler için yazdım. Niye nato'yu, abd'yi kısaca emperyalistleri bu ülkeden kovmak için mücadele etmiyorsunuz. Mao maketini asarken çekilen görüntüleri çin malı bir teknoloji ürünüyle çekildi büyük ihtimalle, neden biz kamera üretemiyoruz diye sormuyorsunuz. Ve bugün yaşanan katliamdan neden yetmişli yılların ortalarında ölen Mao'yu sorumlu tutuyorsunuz. Geçmişteki olaylar için tabii ki sorumlu tutulabilir ama bugün için sorumlu tutmak olmaz. Bu gün Doğu Türkistan'da yaşananlara herkes tepki göstermeli. İsterdim ki, katledilenler Türk olduğu için değil insan oldukları için tepki gösterilsin. Ve sadece Doğu Türkistan için de değil dünyanın her tarafındaki katliamlar için. Milliyetçilik böyle bir şey mi ülkücü kardeşim katledilen Türk ya da müslüman değilse ses çıkarman gerekmez değil mi?

Maocu yada başka bir şeyci değilim. Sadece iyi bir birey olmaya çalışan değişik düşüncelere, inançlara sahip biriyim. Mao uzun yürüyüş sırasında mola verdiği yoksul bir Çin köyünde yanına gelip derdini anlatan Çin köylüsüne, sizi anlıyorum; ama yıkılmamalısınız. Büyük Türk devrimci Mustafa Kemal Atatürk'ün de dediği gibi "Köylü milletin efendisidir' diyerek Atatürk'e hayranlığını ifade ederek, Mustafa Kemal'in sözleriyle köylüsüne umut vermiştir. Ve bir yerde "Bizden önce emperyalizme karşı koyan yüce Türk milleti ve onun ebedi liderine saygılarımı arz ederim, unutulmasın ki milletimizin hamuru bin yıllar öncesinden karşılıklı dostluk ve sevgiyle" diyordu Türkiye'ye...


Düşünce olarak milliyetçiliğin her türlüsüne karşıyım. Dünya, üzerinde yaşayan her canlının ortak malıdır. Her canlının yaşama hakkı vardır. Her ne kadar sürç-i lisan ettiysem affola.








Paylaş:

23.06.2015

Özgür Ruh

Ülke olarak belki özgür olmayabiliriz. Bunun çok kötü bir durum olduğunun farkında olan, ruhu özgür insanların var olduğunu da biliyorum. Bağımsız olduğumuzu savunabilecek çok az kişi vardır. Bunları neden yazıyorum onu da bilmiyorum.

"Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir" diyen Mustafa Kemal'in kurduğu Cumuhuriyet'ten eser kalmadı. Bir kere Laik değiliz. Bu on üç yıllık bir süreçte değildi üstelik. Seksen darbesinden bu yana. Bir elde kuran, bir elde bayrak belki de laikliği bitiren darbedir. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın olduğu bir ülke'ye de laik demek aptallık olur. Düşünmek lazım bunları...

Laiklik bitti de bağımsızlık kalır mı? En ucuz şeyin insan hayatı olduğu yıllardır değişmedi güzel ülkem Türkiye'de. Kore'ye, savaşa asker yollamış bir neslin torunlarıyız. Bundan utanmamız gerek. Yakın tarihimizle yüzleşmek gerek. Yüzleşmediğimiz zaman aynı hataları tekrar tekrar yaparız. Nato'ya girmenin bedelini de Kore'de fazlasıyla ödedik. Tarih de dönemi, o dönemin şartlarına göre değerlendirmek esastır. Nato'ya girmek o dönem için gereklilik diyenler olabilir. 1952 yılında 12 ülkenin imzasıyla Nato'ya girdik. Nato bize girdi desek daha doğru olur. 1954 yılından itibaren Amerika'nın Nato çatısı altında Türkiye sınırları içinde üs kurmasına, asker bulundurmasına izin verilmiştir. 1960 yıllarda bu üslerin sayısı 100'ü geçmiştir. 1922 yılında Kurtuluş Savaşı ile kovduğumuz emperyalizm, Türkiye'yi yeniden sarmıştır. Kanımızla kazandığımız özgürlüğümüzü, imzalarla kaybettiğimizin kanıtıdır.

Neyin özgürlüğünden bahsediyorum ki ben. Vatan toprakları, Amerika ve Nato işgali altındayken neyin özgürlüğü.  Tek parti döneminde aynı insanlar tarafından yönetildik ama çok partili siyasi hayatın en boktan tarafı da hep aynı insanlar tarafından yönetilmemiz olmalı. Fikret Kızılok'un "Süleyman hep başbakan" diye şarkı yapması boşuna değil. Çok partili siyasi dönemde hep aynı zihniyet tarafından yönetildik. İnsandan çok paraya değer verenler tarafından.

Bu kadar yazdım. Özgür olduğumuz şeylerde var. Kartopu oynarken ölme özgürlüğü başka ülkelerde yok. Devlete rağmen parklarını, yeşilini korurken ölme hürriyeti belki de hiç bir ülkede yoktur. HES'leri protesto ederken mapus damlarına düşme de bir hürriyet değil mi?. Laik, Bilimsel, Parasız eğitim isterken darp edilip tutuklanmak da bir çeşit hürriyet. Öldürülmekte eşitiz, özgürüz.

Bence düzeni değiştirmek lazım. Saltanata son vermek esas olmalı. akp,chp,mhp,hdp al birini vur ötekine. Hepsi aynı yolun yolcusu. Chp'de zaten 81-92 arası kapalı kaldı. Açıldıktan sonra da başarılı olamadı. Chp'ye sol dersen meclis dışındaki sol partilere hakaret etmiş olurum. Chp şuan da bana göre çıkarcı bir parti oy arttırmak için kırmızı çizgilerini beyaza boyayabilir. Tek sloganı da "oylar bölünmesin" oldu. Oylar bölünmesin diyerek koltuklarından kalkmadılar...

Ne diyebilirim ki daha. 
Yaşasın düzen dışı sol.

Tutsak bir ülke olsak da ruhu özgür olan çokça insan olduğunu bilmek umut verici doğrusu. 
Bu şarkıda tüm özgür ruhlu dostlara gelsin...

Ölünce parçalanmaz ki 
Bendeki özgür ruh 


Paylaş:

22.06.2015

Blog Yazarları İçin Onların Öyküsü Projesi

Mustafa Sönmez arkadaşımız Onların Öyküsü Projesi adı altında blog yazarları için güzel bir proje yapmış. Bir çoğunuzun haberi vardır. 1 Temmuz 2015 katılım için son tarih.. Bu e kitap da yazılarının bulunmasını isteyen arkadaşlar aşağıdaki yazıyı okusun...



Blog - Onların Öyküsü   

Kitap kapağı yüksek çözünürlükte. Büyüterek bakabilirsiniz.
İçeriğin dizgisini yapıyorum. 
Projeyi ayrı bir yayın olarak blogunuzda yayınlamanızı rica ediyorum.
Daha fazla blog yazarının katılımı ile sağlam bir çalışma ortaya çıkarabiliriz.
Yazıları elenmeden, eklenecek.
Yazılar, ms.snmz@gmail.com adresine gönderilecek. Yazıları gerekirse diğer yazarlarla Google Drive üzerinde paylaşabiliriz.
Ayrıca yazılar için yazım yanlışı taraması yapacak yardımcı arkadaşlar da lazım. 



Katılım:

Proje için blog yazarları 2 yazı ile katılabilirler (deneme, öykü, yaşama dair yazılar olabilir)
Türkçe yazım kurallarına dikkat edilmesi gerekli.
Blog adresinizi, ad soyadınızı, blog sloganınızı da yazmayı unutmayın
Yazılar: ms.snmz@gmail.com adresine gönderin
Düz yazılar bir A4'ü dolduracak kadar olmalı. Ya da 1 Word sayfası kadar olmalı. Yazıları, Word ya da metin belgesi içinde ek olarak gönderin. Çok kısa olmamalı...
Yazı gönderen yazarlar, diğer yazıları da Google Drive üzerinden görebileckeler.
Katılım için son gün 1 Temmuz 2015
Sonrasında gönderilen içerik dijital kitap biçiminde Google Play'de daha sonra da düz yazı olarak Wattpad'de yayınlanacak.

Paylaş:

Futbol

Futbolu çok severim. Çocukluğum sokakta top peşinde koşarak geçti. Dizlerim hep yara içindeydi. Belki de doksanlı yıllarda doğanlar olarak bizler, sokakta oyun oynayarak büyüyen son nesiliz.

Lise yıllarından beri bir takım tutmuyorum. ailemin çoğunluğu Fenerbahçeli.

Babam Fenerbahçeli olsa da rakip takımdaki iyi oynayan Futbolcuları destekler, iyi oynayan sporcuları. Lefter gibi mesela, Metin Oktay, Baba Hakkı, Metin Kurt.. dedemden, babamdan öğrendiğim sporculardır.

Benim desteklediğim bir isim de Bilic idi. "Futbol sosyalist bir oyundur" dediğinde benden artıları topladı.

Futbol ayrımcılığa, ırkçılığa karşı biraz Lefter Küçükandonyanis'tir. Milli takımımızda onlarca gol atmıştır Lefter. Metin Oktay'dır biraz, Göztepe'nin Galatasaray'ı 1-0 yendiği bir maç sonrasında kendisini markaja alan ve maç boyunca nefes aldırmayan 18 yaşındaki defans oyuncusunun Metin Oktay ile fotoğraf çektirmek istemesi üzerine, Metin Oktay "Sen benimle değil, ben seninle resim  çektirmek istiyorum demiştir". Fenerbahçe ile şeref stadının çamurlu ortamında oynanan Fenerbahçe Beşiktaş maçında iki farkla Beşiktaş galiptir. Maçın ortasında Beşiktaş atakları art arda devam ederken orta sahada Fenerbahçe kaptanının yanına gelerek " Arkadaşlara söyle biraz maça asılsınlar, bu maçın zevki böyle çıkmaz" diyen Baba Hakkı'dır futbol. Futbol alanında ilk kez sendikal faaliyet başlattığı için spordan afaroz edilen Metin Kurt'tur birazda.

Onların oynadığı dönemler belkide futbolun içine bu kadar piyasacılık girmemişti. Belki de aynı bugünkü gibidir, bilmiyorum. İki takım taraftarlarının yan yana karşılaşmaları izlediği dönemlerde yaşamadım. Tekrar öyle olmasını isterim.

Futbol da dayanışmadır zaten. 1932 Büyük İstanbul yangını sırasında Fenerbahçe'nin ana kulüp binası, antereman sahası yani Fenerbahçe'nin bütün varlığı tek günde kül olur. Fenerbahçe'nin de iki gün sonra Selanik ile maçı vardır. İki gün sonra maça çıkmaları lazım. Futbolcular borç alarak Fenerbahçe forması yaptırırlar. Taksim Spor, Beşiktaş gibi İstanbul'un ünlü kulüpleri Fenerbahçeye yardım toplarlar. Bu haberi duyan futbolcuların yüzü biraz gülümser. Fakat bir çok futbolcu kendi evi barkı da yandığı için maça gelemez. Selanik karşısında maça çıkmak için soyunma odasında Fenerbahçe bekler. Soyunma odasının kapısı birden açılır, kapıyı açan kişiye Fenerbahçe kaptanı Fikret Arıca dikkatli şekilde bakar. Gözlerini kapıdaki gençten alamaz ve "Sizin burada ne işiniz var" der. Kapıda görülen Galatasaray'ın bugün bile Aslan lakabıyla anılmasının sebebi Galatasaray kaptanı Nihat, Aslan Nihat Bey ve yanında beş Galatasaraylı dostu kapıda dururlar, Aslan Nihat Bey " Fikret siz bu haldeyken biz evimizde oturamazdık. Eğer arkadaşlarında kabul ederse arkadaşlarım ve ben bugün Fenerbahçe forması giymek istiyoruz." der. Fikret ayağı kalkar, Aslan Nihat Bey'e sarılır "Kardeşim" der. Fenerbahçe o gün Galatasaraylı futbolcuların takviyesiyle maçı 4-0 kazanır. 910Tl ödül alır kazanan takım olan Fenerbahçe. Bütün varlıkları yandığı halde Fenerbahçeli futbolcular bu parada Galatasaylı meslektaşlarımızın da emekleri var, onlara haksızlık etmemek için 910 lirayı kulübün kasasına koymak yerine Kızılay'a bağışlarlar. Benim izlemek istediğim futbol bu.


Paylaş:

7.06.2015

Beni ... delirttiniz!

Güzel bir pazar sabahı. Uzak gelecek için umudu olan, yakın gelecek için umutsuz biri. O biri benim. Çünkü seçim sonuçlarının kimseyi tatmin etmeyeceğini biliyorum. En azından beni. Meclisteki partileri de tatmin etmeyecek, Onlar hep tatminsiz, daha fazla maaş için o koltukları işgal ettiklerini düşünüyorum. Ve de  saygınlık kazanmak için halkının çoğuna saygı duymadığı. Beni halk seçti diyecekler çünkü. Saygıyı yasa ile de sağlayabilirler, belki de yapıyorlardır, İnsan yönetmesi için seçtiği kişileri önce sevmeli, özellikle de Cumhurbaşkanı'nı ülkenin her kesiminin içine sinmeli yani. Mesela herkesin sevdiği, belkide şimdiki çocukların bir çoğunun bilmediği Barış Manço gibi. Milletvekili adaylarının çoğunu halkın seçtiğinden de kuşku duyuyorum. Düşüncem de haklı olabilirim haksız da.

Hiç kimsenin seçimlerin demokrasiye uygun olduğunu da söyleyemez, darbeden kalma seçim barajı varken. Halkın tamamın temsil edilmediği bir mecliste milletvekilleri de demokrasiyi ve insan haklarını ağzına alırken düşünmelidir bir kez daha. Seçim barajı ayrı bir felaketten bugüne kadar gelmesi yine meclisteki partilerin işine gelmiştir veya kaldırmak için yeterince çabalamamıştır..

Meclisteki partilerden en azından birinin AB'ye girmiyoruz, Nato'dan çıkacağız. Amerikan üslerini kaldıracağız demesini çok isterdim. Bu bizim bağımsız olmadığımızı gösterir. Amerikan üslerinin, Nato askerlerinin olduğu bir ülke de seçimin galibini de genelde sonuçlar değil dış ses belirler. Bu çerçevede yakın gelecekten umudum olmaması gayette normaldir.

Gece, George Orweel'in 1984 kitabına başladım önsözün de farklı, "aykırı düşünen buharlaşır, söz gelimi günce tutmak bile tehlikeli bir suçtur. Düşünce polisi sürekli ensenizdedir ...." diye devam ediyordu. Gerisini merak edin de kitabı okuyun. Biz de henüz düşünce polisi yok. Umarım olmaz, buharlaşmaya gerek yok..

Seçimler hakkında bu kadar yazı yeter. Bu sabah İzmir de hava tam bana göreydi. Saat yediyi geçiyordu bisikletle evden çıktığımda, daha sonra kuzenim geldi. Bisikletlerle vurduk yollara, yol bizi götürdü İnciraltı'na. Oturduğumuz yerden İnciraltı'nın 24 km olduğunu öğrendim. Bisiklete yeni ısınmaya başlayan biri olarak iyi yol dönüşü de sayarsak 48 km. İnciraltı çok güzel olmasına rağmen, bizim insanlarımız da bir o kadar pis. Ne kadar güzel bir yerde yaşadıklarının farkında değiller. Çöp kovalarının çokça olmasına karşın yerler de çöpler, çimlerin üstü pet bardak, peçete... Sonra da belediye iyi çalışmıyor diye sızlanırlar, hemen de şu söze sığınırlar. Belediyenin temizlik işçileri işsiz kalmasın. Belediyelerin temizlik işçileriyle her gördüğüm yerde selamlaşırım, çünkü o insanlar (ne kadar aldıklarını bilmiyorum ama belkide asgari ücretle) en az bir öğretmen bir doktor kadar kutsal bir iş yapıyorlar. Doğaya, yaşadığı çevreye ve kendisine saygısı olmayan insanların, pislettiği sokakları, caddeleri, parkları temizliyorlar..

...
Siz yere çöp atmayın. Merak etmeyin belediye işçileri işsiz kalmaz...

Oyları kullandık bir çoğumuz, Ve muhtemelen bir çoğumuz nasıl olur yine diyecek. Beni yine onlar delirticek, iyisi mi şimdiden delireyim, isteyen olursa arkadan eşlik eder.

   
Not: Bir gün, durduramayacaklar halkın çoşkun akan selini!

Paylaş:

5.06.2015

Kitap: Kişisel Direniş Kitabı - Enver Aysever

Direnişte idim. Üç gündür belli aralıklara biraz müzik eşliğinde. Enver Aysever'in kişisel direnişlerini okudum. Bana direnişteyken en çok bu iki parça eşlik etti...

    
   
Herkesin de kişisel direnişleri vardır. Benim de henüz yazmadığım direnişlerim var.

Nefes aldığımız her an ölüme karşı direniyoruz. Sonucu kesinlikle belli, galip gelemeyeceğimiz kesin. "Savaşın kazananı olmaz" derler, doğrudur savaşta iki tarafta yenilir, insanlıkları ve vicdanlarıyla beraber. Bu galip gelemeyeceğimiz savaşın kazananı inançlı insanlar için tanrıdır. Tanrı kumar gibi o zaman, kumarda kazanan hep kasadır, inançlı insanlarda da durum aynen böyle insanlar hayatlarını kaybeder tanrı hep kazanır  Bir de nefesi kesildiğinde bile direnmeye devam edenler  var. Düşünürler, yazarlar, şairler, ressamlar, müzisyenler ...

Mesela "Ben gelmedim kavga için, benim işim sevgi için." diyen Yunus Emre, "Dönen dönsün ben dönmem yolumdan" diyen Pir Sultan Abdal, 1828'li yıllarda Aydın'da halk ihtilali yapan, Vergi yükünden bunalan halka bu vergiyi kaldırdığını ilan edip, mültezimlerin, voyvodaların ve zabitlerin halktan keyfi olarak topladıkları vergileri kaldıran, bunlarla da yetinmeyerek, ' vali-i vilayet, hademe-i devlet, Atçalı Kel Memet ' şeklinde imzaladığı fermanlarla, hükumetten serbest ticaret ve tarımın korunmasını, kanunların değiştirilmesini, daha eşit kanunlar yapılmasını ve askerliğin yeni esaslara bağlanmasını" isteyen Atçalı Kel Mehmet'in Anadolusun da. "Vatan sevgisinden maksat, toprağa değil, onun üstünde yaşayan insanlara duyulan sevgidir" diyen Namık Kemal'in, "Hak bildiğin yolda, yalnız da olsan yürüyeceksin." diyen Tevfik Fikret'in, Emperyalizme karşı direnip, halkı örgütleyip, kurtuluş savaşını kazanılmasında büyük rol oynayan Mustafa Kemal'in Türkiye'sinde direnmek bize kalan miras, Yakın tarihimiz de "Vurun ulan vurun ben kolay ölmem" diyen Ahmed Arif, "Hiç bir korkuya benzemez halkını satanın korkusu" diyen Nazım Hikmet, " Japonya'yı yiyen velet /Dünyadaki tek nedamet /İki yüzlü kahpe millet /Amerika katil katil" diye türkü yakan Aşık Mahsuni Şerif ve nicesinin topraklarında Anadolu'da yaşıyoruz.

Herkesin kişisel olarak direndiği bir şeyler mutlaka vardır. Benim için okumak bir direnme biçimi, yazmakta bir direnmek. Sevmek direnmektir. Her şeye rağmen gülebilmek direnmektir. Direnmek güzel şey, direnenler de güzel insanlar!

Bu kitapta edebiyattan sanata, siyasetten futbola, astrolojiden kişisel gelişime, güncel olaylardan aşka bir çok konuda fikirlerini de belirtirken başkaldırının, direnişin kitabını yazmış kısaca...

Paylaş:

3.06.2015

1 Haziran 2015 Geciken bir yazı!

Erkenden kalktım... Rutin sıradan bir sabahtı. Doğru mutfağa girdim sütsüz şekersiz bir kahve içerek güne başladım. Kendi kendime bugün bisikletle dışarıya çıkmalıyım dedim. Önceden plan yapmayı sevmem, ani kararlar veririm. 31 mayıs akşamı sosyal medyada haziran hareketinin 1 Haziranda Cumhuriyet meydanında "Gezi'den Haziran'a Sokaklar Bizim" adı altında Gezi de kaybettiklerimizi anma ve konser etkinliklerinin duyurusunu görmüştüm...



İzmir'de yaklaşık iki haftadır ulaşım aracı olarak bisiklet kullanıyorum, biraz ağrı oluyor ama bisiklet kullanmaktan müthiş bir haz duyuyorum. 15:30 gibi evden çıkmıştım. Oturduğum yerden Alsancak yaklaşık 15 km kadar, elli dakikaya vardım.Kaskımı çıkardım, tekel bayiye girdim, Dolaptan bir bira aldım, parasını ödedim. "Kolay gelsin" diyerek çıktım. Cumhuriyet meydanı ile Gündoğdu arasında bir ağaç altına oturuverdim. Sırtımı ağaca yasladım. Birayı açtım, çantamdan okumaya devam ettiğim kitabı çıkardım ve insanlar Gezi için toplanmaya başlayana kadar bira eşliğinde okudum. (Bira çabuk bitti. Zaten alkolden çok vergi alıyorlar.) Daha sonra bisiklet yolundan Cumhuriyet meydanına gittim. Herkes birbirini yıllardır tanıyor gibiydi. Harekat saati geldiğinde yürümeye başladık. Gündoğdu meydanında konuşmalar yapıldı yirmi dakika kadar. Berkin Elvan'ın annesi bir kaç şey söyledi. Konuşmalardan sonra sahneye bandista çıktı. Bir saat boyunca şarkılar söylediler. Müziklerini zaten seviyordum. Daha önce de yakından izleme fırsatım olmamıştı. Bir saat süren konser sonunda eve dönmek için hazırlıklara başladım. Uyarı ışıkları taktım. On dakika kadar dinlendim, bir on dakika da yürüdüm. Bisiklete bindiğim gibi de eve ulaştım. Evin önündeki bankta biraz oturdum, eve çıktım...

Bisiklet kullanırken kendimi iyi hissediyorum, rüzgara karşı gitmeyi seviyorum. Trafikteki araçların bisikletlilere karşı daha dikkatli olması lazım. Her yerde gidebileceğimiz bisiklet yolları yok. Bisiklet yolu olan yerde ise yayalar yürüyor. Yol üstündeki bisiklet resimlerine bakarak, normaldir burası Türkiye. Başka ne beklenir ki bisiklet yolundan bisikletler için mi?

Bir gün imkan ve olanaklarımı sağlarsam Türkiye ve Dünya'yı bisikletle gezmeyi  çok isterim...
Paylaş:

31.05.2015

Haziran'dan Bağzı Şeyler

Geziyi unutma! Gezi bana iktidardan  arta kalan cumhuriyetin, sosyalizmle onurlandıracak sosyalist devrimin ön hazırlığı niteliğinde olduğunu hissettirmişti. Sınıfsız sınırsız yaşamak mümkün, başka bir dünya mümkün eğer ...

Parktaki ağaçlar için başlayıp, hükumet'in politikalarını beğenmeyen insanların seslerini duyurmak istemesidir gezi. Burada biz de varız! burada biz yaşıyoruz demek. Biz sizi tanımıyoruz cevabı almaktır gezi Ankara'da Polis tarafından 3 metre mesafeden başından vurularak öldürülen Ethem Sarısülük gibi. Antakya'da polis tarafından kafasından vurularak can veren Abdullah Cömert gibi. Ümraniye'de  kalabalığın içine dalan bir taksi tarafından, ezilerek can veren Mehmet Ayvalıtaş gibi
Adana’'da ki direniş sırasında, köprüden düşerek can veren polis memuru Mustafa Sarı. Lice'de öldürülen Medeni Yıldırım hiçbiri unutulmadı unutulmayacaklar tıpkı Denizleri, Mahirleri, Erdalları unutmadığımız gibi. Eskişehir'de öldürülen Ali İsmail Korkmaz'ı da unutmadık, biber gazı kapsülüyle yaralanan, ölüme 269 gün meydan okuyup, 15 yaşında 16 kilo bir biçimde hayatını kaybeden Berkin Elvan'ı da unutmadık. Hatay'da öldürülen Ahmet Atakan'ı unutmadık. Özgürlüklerini savunan insanlar ölmezler. Bu çocuklar ölmedi, öldürüldüler. Biz halkız bir ölür bin doğarız ama bu çocukların katilleri, azmettirenleri neden bulunamadı, suçlu kim? Dünyanın en barışçıl eyleminde neden binlerce insan yaralandı, suçlu kim?

İlk polis şiddetinden sonra sokaklara döküldük. İzmir de kişi başına düşün gazdan payımı aldım. Gaz yüzünden de gözyaşı döktüm Tv'de yaralananları ve hayatını kaybedenleri görünce de gözyaşı döktüm, Fenerbahçe maçında taraftarların "Ali İsmail Kormaz Fenerbahçe yıkılmaz" dediğinde de gözyaşı döktüm. Anladım ki insan olmak gözyaşı dökmeyi bilmeyi gerektiriyormuş. Kolayca duygusal'a bağlayabiliyorum kendimi...

Özgür birey olarak yaşamıma müdahale edilmesini istemediğim için eylemleri destekledim. Siyasi partilerin örgütsüz olduğunu da gördüm. Birbirini tanımayan insanların birbiriyle dayanışmasını da gördüm, Haziran meclisleri ya da park forumları olayından çok etkilendim bence yerel de böyle yönetilmeliyiz. Yani yönetime herkes katılmalı. Yaşadığımız yere bir şey yapılacaksa bu orada yaşayanların isteği doğrultusunda yapılmalı. Rant için değil! Halk için!. Unutmayalım ki bu ülke bizim yani halkındır. 2013 Haziranından bağzı fotoğraflar...

Fotoğraflarla Gezi












Biraz da orantısız zeka











Haziran güzeldir...
Paylaş:

13.05.2015

Her Gün İnsan Olmaya Karar Vermek


Bir şeyleri anlamaya başladığımdan beri "bunu alsam daha fazla mı harcamış olurum?" diye sormadığım tek gün yok. Diğer taraftan da paralarını nereye koyacakları şaşırıp, ayakkabı kutularına depolayanlar, banyo liflerine depolayıp parayla abdest alan insanlar var. Her gün tekrar komünist olmaya karar verirken, diğer insanlar neden komünist  olmuyor? Anlamıyorum. 
İnsanların, her gün insan olmaya karar vermesi gerek. Eminim...
Paylaş:

9.05.2015

Biraz benden!

Bazen düşünüyorum da benim gibi birine bir kalem, kağıt ve güvende olduğunu bilmek yeterli. Az da olsa benim gibi insanların olduğunu bilmek ...

Güvende olduğunu bilmekten kastım, Mesela hastane, ilaç, tedavi tamamen ücretsiz olmalı "paran yoksa öl" anlayışında olmamalı. Aynı şekilde eğitim sistemimiz çökmüş bir vaziyette fırsat eşitliği yok. Sigorta denen şey için insanların çoğu istemediği işlerde çalıştığı hatta sigortasız çalışanların(çalıştıranların) olduğu adaletsiz bir dünyada yaşıyoruz. İnsanların eşit olduğu tek şey "ölüm" ya iki metrekare toprağa girer biz insanoğlu yada küllerimiz savrulur etrafa. Ölümden öte köy yok ne de olsa.

Bazen sadece yazarak ve yiyeceğimi üreterek yaşama fikrini isteyerek düşünüyorum. Yüzüme mutluluk misafir geliyor.(Çok durmuyor hasta ziyareti gibi daha çok.) Üretim kısmını biraz da olsa gerçekleştirdim. Kendi yiyeceğimi üretme konusunda ilk deneyimim ama son olmayacağını biliyorum. Toprakla uğraşma gerçekten huzur veriyor. (Fakat elimizden geldiğince etrafı beton yapmak için çok çalışıyoruz, Etrafı surlarla çevrili sitelerde duvarların içine kendi isteğimizle kendimizi hapsediyoruz. Hayatın doğa da toprak da olduğunu bildiğimiz halde. )Yiyeceğini üretmek yetmez para da lazım tabi. Belki de dünyaya en çok zararı olan kişi parayı bulan adam başka icat edecek bir şey bulamamış parayı bulayım da herkesin fiyatı olsun demiş herhalde. Takasın gözünü seveyim bir kilo domates'i beş adet yumurta ile takas et mesela tabii bu da bu sistemle ve bundan sonra da olacak bir şey değil. Hayal diyeceğim de hayallerin gerçekleşme ihtimali var. Bu bir ütopya.

Ülkem de siyaset; siyasilerin ceplerini doldurmak için toplumun değerleriyle, toplumu kandırma  sanatıdır. Atatürk' e puta  tapar gibi tapan insanların olduğu gibi Atatürk'ün devrimlerini ve ilkelerinin benimsemiş insanlar da var. Az biraz tarihle ilgilenen biri bilir ki "tarihte dönemi dönemin şartlarına göre değerlendirilir." M. Kemal'in devrimleri ve ilkelerinden kopmuş, simgesinde altı ok olup, altı ok'u benimsememiş bir partiye sadece Atatürk kurdu diye oy veren insanların yaşadığı bir ülkeyiz. Tabii ki de M. Kemal partisi olduğu için oy verebilirler. Herkesin kedi kararıdır.Ben bu kişilerin Atatürk'ü gerçek anlamda anladığını düşünmüyorum. Yazdıklarım kişisel düşüncemdir. Atattürk'ün partisi olduğu için ya da "oylar bölünmesin" (seçim sloganı yapılabilir) mantığıyla hareket eden insanlar lütfen gerçekten desteklemek istediğiniz partiye oy verin. Bunu dediğim için vatan haini ya da bölücü değilim. Sadece benim oyun bölünsün arkadaş. Bıktım ya her seçimlerden önce herkesin dilinde "oylar bölünmesin" tekrar yazıyorum benim oyum bölünsün.

Biraz Cumhuriyet Halk Partisiyle ilgili çeşitli kaynakları da okudum. Mesela Çok partili dönemden, seksen darbesine kadar oyları %25 altına düşmemiş. 1977 genel seçimlerinde Chp %41 ile en yüksek oyu almıştır, başında ise Ecevit vardır.

M. Kemal Atatürk hayatım da özel bir yere sahiptir. Emperyalizme karşı ilk zaferi kazanmıştır. Gericileştirilmeye çalışılan Cumhuriyet'e gözlerini açmış biriyim. Ve ne şanssızım ki On-bir yaşından beri aynı zihniyet tarafından yönetiliyorum. Benden büyük olanların durumu da farklı değildir.

Siyasette solun iktidar olması zordur. Dünya genelinde de bu durum böyledir. Bilgi, birikim susar, para konuşur sistem budur.

Tekrar yazıyorum vatan haini ya da Chp karşıtı değilim. Kaldı ki küçükken babaannem'in evine gittiğimde direk yukarıdaki kata çıkardım. Mutfağın üst katı babamın odasıymış. Yüzlerce kitap ve kapıdan girip sola baktığımda duvar da çerçeveli şekilde asılı Bülent Ecevit'in resmi vardı. Yani anlayacağınız CHP iyi de (iç)çevresi kötü.

Bu yazıyı sadece kendimi rahatlamak için yazıyorum. Bir nevi terapi. Bu paragrafa "geleceğe not" diyebiliriz. Cumhuriyeti kaybederseniz, çocuklarınıza nasıl hesap vereceksiniz. Size "ne güzel bir yerde ve ne güzel yaşamışsınız" dediklerinde, nasıl sahip çıkamadık diyeceksiniz? Benim için bu deli adam kendi çapında direnmiş, söylemiş, yazmış(yazmış kısmı bu paragrafta bun cümleden sonraki cümlelerim için) deseler yeterli. Yazmış olmak için değil, inandığım için yazıyorum. Gelecekte benim için "herkesin AKPak dediğine bu adam hepsi aynı bok(yok yok! Bok değil, bok altından daha değerli olmasa ne domates olur ne de başka bir şey bok değerlidir.) kara,kötü demiş. Güçlünün yanında değil sadece inandığının yanında durmuş. Çoğunluk hülog'ken bu adam hırsıza hırsız, katile katil demiş. Yalnız kalmaktan korkmamış. Suriye'de Esad'a katil derken, bizdeki de katil demekten çekinmemiş. Hayatı boyun dik durmuş, boyun eğmemiş" desinler yeter. Ben bunları yazarken, binlerce hatta yüz-binlerce okuyucusu olan satılık kalemler, her gece başını yastığa koyduklarında haykıran vicdanlarının sesini de duymamazlıktan gelebilecekler mi ? Bu gün yaşadıklarımızdan ülkemizde yaşayan herkes sorumludur. "Dünya kötülük yapanlar yüzünden değil, hiçbir şey yapmadan durup izleyenler yüzünden tehlikeli bir yerdir" demiş Einstein. Haklı da.

Herkesin kendi görüşü ne de olsa. Birilerine yaranmak için yazmıyorum ki öyle olsa blog yazmam. Sadece düşündüğüm ve istediğim şeyleri yazıyorum. İnsan evrende düşündüğü kadar yer tutar.

Siz yazdıklarımı okuyun ciddiye almasanız da olur. Ya da ciddiye alın, beni neden ilgilendirir ki.

 




Paylaş:

6.05.2015

Kitap: Gülünün Solduğu Akşam - Erdal Öz


"herkes ne zaman ölür
elbet gülünün solduğu akşam."
turgut uyar


Üç gündür her gece biraz biraz okuyorum. Erdal Öz okuyorum. Gülünün solduğu akşam. Zamanlamam da iyi asıldıkları gün olan 6 Mayıs da kitabı bitirdim. Roman değil, kurgu da değil. Anlatı diyebiliriz. Ki zaten kitabın üzerinde de “anlatı” diye yazıyor.

Anlatımız Mamak Cevaevinde başlıyor 30.6.1972 Erdal Öz ile Deniz'in ilk görüşmesi. Aradan 3 ay geçecek Deniz Gezmiş ile bir görüş günü karşılaşacaklar. Deniz ile çay ocağında edebiyattan konuşacaklar. Sonra Deniz, “Ernesto'yo güzel yazmıştın. Sen iyi belgeliyorsun. Belgeye dayalı şeyler yazmalısın. Yazmalısın. Bizide sen yazmalısın” diyor.
...


Deniz Gezmiş Anlatıyor bölümünden bir kaç alıntı.

“Yürü, dedim.
Arabasına bindik.
O sıra mahalle halkıda toplanmış gürültümüze.
Biri de, elinde silah üstümüze geliyor.
At o silahı elinden! Dedim gelene.
Attı silahı yere.
Dağılın! Dedim kalabalığa.
Kalabalığın ayaklarınınn dibine, yere birkaç el ateş edince çil yavrusu gibi dağıldılar.
Niyetim gidip Yusuf'u bulmak.
...

vurduk kayseri yoluna.
adam soruyor yolda: kimim? neyim?
adımı söyleyince çok şaşırdı. hiç beklemiyordu.
karısının eline bilerek ateş etmediğimi söyledim.
baktım da, kızgın değildi bana ama şaşkındı.
astsubaymış.
cebimde 525 liram vardı. 25 lirasını kendime ayırdım. 500 lirayı astsubaya verdim.
sigaram kalmamıştı. sigarasını aldım.
kar yine başlamıştı.
...

o sahneyi çok iyi somutladım:
idam günü gelip çatınca o sevdiğim, alıştığım giysileri giyeceğim: postallarımı, parkamı.
beyaz ölüm gömleğini giydirmek isteyecekler, giymeyeceğim. kesin. direneceğim ve giymeyeceğim.
öyle her zamanki eyleme gidiş tavrımla gideceğim.
yok, tıraş falan da olmayacağım.
gidip, oturup önce bir sigara yakacağım orada.
sonra demli, sıcak, güzel bir çay içeceğim.
ha bak, rodrigo'nun o ünlü gitar konçertosunu dinlemek isterim orada. bak, bunu çok isterim. sanırım, asılacak bir insanın son isteğini geri çevirmezler. bunu isteyeceğim.
...

Yusuf Aslan Anlatıyor bölümünden birkaç alıntı.

Sivas Emniyet Müdürü, yaşamamdan umudu kesmiş olmalı ki, ölmeden önce ifademi almaya çalıştı. Görevini eksiksiz yapmaya çalışıyordu. Ameliyat masasındaydım vebaşıma dikilmiş sorular soruyordu.
Nereye gidiyordunuz?
Diyarbakır dolaylarına.
Ne yapacaktınız orada?
Sığınabileceğimiz bir köy bulursak orada kalacaktık, olmazsa dışarı çokacaktık.
Komünist bir ülkeye mi sığınacaktınız?
Komünist olmayan bir ülkeye gidecektik.
Böyle sormuştu, böyle söylemiştim. İfademde yazılıdır bunlar.

...

buraya, mamak cezaevi'ne gelmeden iki gün önce babamla konuştum. burada görüş olmadığını söyledim.
"belki bir daha görüşemeyiz baba, bu son görüşmemiz olabilir." dedim.
çok üzüldü.
"ben bir adamını bulurum." dedi.
kalktı. sendeledi. düştü yere. gözleri bana dikilmişti. çıkardılar.
ağzından kan gelmiş dışarıda; ağlıyormuş. üzüntüden mide kanaması geçirmiş. hastaneye kaldırmışlar.
...

Mete ve irfan'ın işkence bölümlerini okurken sayfalar ıslandı gözyaşlarımdan. Okurken hayranlık duydum, yüreğim parçalandı, inanmak istemedim olacaklara, korkulanın olduğunu bildiğim halde. İşkencelerin anlatıldığı sayfaları okurken. Yaşar Kemal 'in Merhaba şiiri geldi. “Zulümlerde işkencede ölümde bükülmeyen kola güce merhaba” diye yazıvermişim kitaba artık nasıl bir ruh halim vardı bilemiyorum. O bölümü bitirdikten sonra

Kitabı ”Avukatlar Askeri yargıtay ikinci dairesine başvurarak kararın bozulmasını isterler. Askeri yargıtay kararı bozar, ancak üç kişinin idamını yerinde görür. Bunlar Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan'dır. Olay TBMM'ye de gelir. Meclis Konuyu görüşme kararı alır. Meclis'te senato da konu görüşülür. Adalet Partililerin tam olarak katıldığı oturumda ellerin çoğunluğu, bu üç gencin asılarak öldürülmeleri için havaya kalkar. Bir başka dönemde asılan üç kişinin Mederes'in Zorlu'nun, Polatkan'ın öcünü almak ister gibidirler.” bu paragrafa kadar okuyana kadar neden asıldıklarını bilmiyodum. Çünkü denizlerin eline hiç kan bulaşmamıştır. İntikammış mesele üç-üç bitirmişler maçı...

Altını çizdiğim satırları yazmak isterdim ama siz bu kitabı okuyun. Sondaki mektuplar ise kitaba ayrı bir hüzün katmış. Bitirdiğimde hatta okurken ağladığım tek kitap...

Tarih halkının özgürlüğü için savaşanları yazar Mustafa Kemal'i yazdığı gibi, Deniz'leri de yazmıştır.  Türküler kahramanların ardından yakılır. Ege'de Efeler için, Çanakkale de şehitler için, Şarkışla da Denizler için...

 06.05.15

Paylaş:

24.04.2015

Soykırım?

Ermenilere soykırım yapıldı mı? İnanın bilmiyorum, bilmeyi çok isterdim. Tarihçilerin bu konuda ne dediği önemli ama tarihçilerin ne dediğinden önce "emperyalizmin en güçlü silahının tarih" olduğunu unutmayalım.

Tarihçi denilince aklıma ilk önce İlber Ortaylı gelir. İlber Ortaylı'nın aşağıdaki 4 dakikalık konuşmasını izlemenizi tavsiye ederim.

Soykırım deyince aklıma direk balkanlardaki Türk soykırımı geliyor. Bu soykırımı kabul eden bir ülke var mı? Peki Balkanlar da yaşananları ülkemizde ki insanlar  biliyor mu? Ne kadarını biliyorlar?

Balkanlar da yapılan türk soykırımı unutulmamalı. Benim ailem Pomak, Türkiye de 72 millet var diyorlar ya onlardan sadece biriyiz. Balkanlarda Osmanlı Devleti hakimiyetini kaybetmeye başladığında atalarım topraklarını hemen terketmedi. Hatta tarih derslerinde okumadığımız yaklaşık 30 yıl süren bir cumhuriyet bile kurmuşlar.(15-16 Mayıs gibi bu konuyla ilgili bir yazı yazmayı planlıyorum.) 1886-1912 yılları arasında varlığını gösteren, bağımsızlığını korumuş bu devlet "Pomak Timraş Cumhuriyeti" idi. Sonra atalarım 1912'de  önce Konya'ya oradan da İzmir'e yerleşmişler. Neyse benim soy ağacım şuan da önemli değil. Balkanlarda ki soykırıma geleyim.

Justin Mccarthy'nin "Ölüm ve Sürgün" kitabında yazdığı gibi "93 Harbi bir ırklar ve yok etme savaşı" şeklinde gerçekleşmiş, savaşın bedelini sivil halk ödemiştir.

Irza tecavüz ve öldürme :56.000
Öldürülen erkekler         :290.000
Öldürülen kadınlar         :190.000
Öldürülen çocuklar         :85.000

Bir katliamın, soykırım olması için kaç insan ölmeli? Yukarıdaki rakamlar 93 Harbi sırasında yani 1878'li yılların rakamları. Bu bir soykırım değil mi? Değilse, Neden bir soykırım değil? Sizler cevaplayın.

1990'lı yılların başlarında Srebrenitsa da boşnakların katledilmesi bir etnik kıyım değil mi? Bu gibi örnekleri çoğaltabiliriz. Doğu Türkistan, filistin,... Katledilen Türk, Boşnak, Pomak olduğunda soykırım olmuyor mu? Balkanlarda ki Türk soykırımı, Srebrenitsa, ..., Filistin, Doğu Türkistan da olanlar soykırım değil de (incili bilmiyorum, dinlerle de aram yoktur) islam da ki cihat anlayışının hristiyanlıkta ki karşılığı mı?

Eğer ortada soykırım varsa, soykırımı yapanlar kadar, sessiz kalanlar da suçlu değil mi? Einstein'ın dediği gibi "Dünya; kötülük yapanlar değil seyirci kalıp hiçbirşey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir."


Justin Mccarthy' nin  geçtiğimiz aylarda Toronto üniversitesinde verdiği konferansında

1915 Türkiye'sini anlamak için büyük fotoğrafa bakmak gerektiğini ifade eden Justin McCarthy, Rusya'nın o dönemdeki etkisinin gelişmeleri yönlendirdiğini söyledi. Söz konusu gelişmelerin din kaynaklı olduğunu anlatan McCarthy, "Müslüman çoğunluğun ortasında kalan Ermeniler, Rusya'nın teşvikiyle devlet olmak istediler" diye konuştu.

"İnsanlar devlete başkaldırdı."

Bir devletin, vatandaşlarının yönetime başkaldırmasına karşı önlem almasının soykırım sayılamayacağını belirten McCarthy, "Ermeniler yaşadıkları devlete başkaldırdılar. Bunun adı nedir? Buna vatan hainliği derler" ifadesini kullandı.

McCrthy, Taşnak Ermenilerinin, Van'ı işgal ettiklerinde şehirde katliam gerçekleştirdiklerini, Ruslara, geldiklerinde yapacak iş bırakmadıklarını ifade etti.

-"Ermeniler İngilizlerle anlaştı."

Rusların teşviki ile devlet olma hayaline kapılan Ermenilerin, İngilizlere birçok teklifte bulunduğuna değinen Justin McCarthy, şunları söyledi: "O dönem Osmanlı devletinin en kuvvetli ve düzenli orduları doğu bölgesinde idi. Ermeniler, Bağdat demiryolunu tahrip etmeyi, bu yolla Osmanlı devletine darbe vurmayı teklif ettiler. Bağdat demiryolunun çalışamaz hale gelmesi, Osmanlı devletinin yarısının gitmesi, savaşın da kazanılmasının da garanti edilmesi anlamına geliyordu. Ermeniler, İngilizlere güney ve doğuda karışıklık çıkararak yardımcı olmayı teklif ettiler."

-"Osmanlı, Ermenileri bile Ermenilerden korudu. "

Böylesi durumlarda devletlerin yapması gerekenin, insanlarını korumak olduğunu belirten McCarthy, "Osmanlı da öyle yaptı. Ermenileri, olay çıkarttıkları bölgelerden başka yerlere taşıdı. Hatta Osmanlı, Ermenileri bile Ermenilerden korudu. Ermenilerin nefret ettiği Cemal Paşa, açlıktan ölmek üzere olan Ermenilere yiyecek dağıttı" değerlendirmesinde bulundu.

McCarthy, Ermenilerin doğuda Osmanlı askerlerini, devlet görevlilerin, valileri bile öldürdüğünü, astığını ve işkence ettiğini, bu olaylardan sorumlu bir tane bile Ermeni bulunamadığını aktararak, "Şimdi kim soykırım suçlusu?

Herhalde Osmanlı değil" diye konuştu.

Tüm bu olaylar olurken, Osmanlı devleti yöneticilerinin, istese Ermenileri kolayca öldürebilecekken bunu yapmadığına dikkati çeken Justin McCarthy, "sadece bu kişilerin yerlerini değiştirdiler" dedi.

"Birileri 100 yıldır Osmanlı'nın Ermenileri katlettiğine dair belge arıyor" diyen Jsutin McCarthy, şunları kaydetti:

"Eimizde binlerce ama binlerce belge var. Bu belgeler Türklerin değil, Ermenilerin soykırım yaptığını gösteriyor. Osmanlı arşivleri açık ama Ermenilerinki değil. Tarih, insanların birbirini öldürmesine savaş der. 1915'te orada olanlar da soykırım değil, savaştı."

Eski ABD Başkanlarından Ronald Reagan'a danışmanlık da yapmış olan uluslararası hukuk ve ABD anayasa hukuku uzmanı Bruce Fein de, bir olaya soykırım denilebilmesinin kriterleri olduğunu belirterek, "1915 Türkiyesi'nde olanlara soykırım denilemez" ifadesini kullandı.
Alıntıdır


Son sözüm, geçmişle olan hesaplarımızı kapatalım ve artık acılarımızı yarıştırmayalım. Geleceğin barış içinde yaşamasını sağlayalım.
Paylaş:

İzleyiciler

BlogSözlük

blog sözlük

Son Yorumlar

Google+ da takip et!

Rastgele Yazılar

Blog Listem

Follow by Email

Blogger tarafından desteklenmektedir.