22.07.2015

#Suruç'ta katliam var

Sıkıntılı günler geçiriyoruz. Bir asker şehit oldu ve Suruç'ta meydana gelen patlamada otuz-iki kişi öldü. "Ne için?" sorusunu sordum kendime. "Yüzünü bile görmediğin insanlar için ölebilmek, hem de kimse onları buna zorlamamışken," Nazım Hikmet'in Yaşamaya Dair şiirinde dediği gibi...

Irk denen kavram bildiğim kadarıyla dinlerde yok, evrimde de yok. Hangi akıllı atmış ortaya ırk kavramını,  deli olması mümkün değil. Niye öldürüyoruz birbirimizi? daha kötüsü başkasının ölümüne neden seviniyor insanlar? Bu soruların cevabını "vicdan" olarak verebilirim. Vicdanını kaybetmiş başkalarının ölümüne sevinir. Ama zaten milletimizde bir ötekileştirme mevcut. O Ermeni, bu Kürt.. İyi de hepimiz insanız. Vicdan insan olmanın gereğidir. Suruç da bomba patlamasından daha endişe verici olan bir kısım kimsenin vicdanlarına vurduğu prangalardır. 

Yanlarında küçük çocuklar için oyuncaklar vardı. Park, Kütüphane, Okul, Kültür Merkezi inşaatlarında çalışacaklardı. Belki de oradaki insanlar o çocuklar sayesinde ilk defa tiyatro izleyeceklerdi. Din denen şeyin bir grubun silahı haline dönüştürülüp, kitleler nasıl öldürülür, bunu gördük. Ölen çocukların hepsi bizim. Şehit olan asker bir daha gülemeyecek, Suruç da ölenlerde. Onlarca ailede yandı yitirdikleriyle ve bu günde acıları yarıştırmak alçaklıktır.

Sivas'ı, Maraş'ı Geziyi unutmadık, Reyhanlı ve Uludere'yi de, tarihimize bir kara lekede Suruç. Her türlü terörü lanetliyoruz demek bir şeyleri çözmeye yetmez. Uzlaşmayı öğrenmemiz gerek. Toplum olarak yeni alışkanlıklar ediniyoruz. Belirsiz aralıklarla şehit haberi almaya alıştık. Arada bir de patlamalara...Alışkanlıklarla yaşamak çok boktan. Eğer mit tırlarını o tarafa gönderirsen, Reyhanlının üstünü de tıpkı diğerleri gibi örtersen Suruç da olur, yarın öbür gün başka reyhanlı ve suruçlar da  yaşanır...


Share:

19.07.2015

Çok geri kafalıyım

Tarihi eser niteliği taşıyan binaları niteliğini değiştirerek yıkarız. Yerine modern on-beş, yirmi katlı binalar dikeriz. gelişiriz. Gelişmekten tek anladığımız bina dikmek...

İnandıkları kitapta topraktan yaratıldığımız yazmasına rağmen toprağın pis olduğuna inandırdılar ev sahiplerini, diktiler binaları...Rahat rahat apartmanlarda oturmak, evine asansörle çıkmak varken eski püskü Rum evlerinde oturmak ev sahiplerine cazip gelmedi. Altı, yedi daireye kim hayır der ki...

Oturduğum ilçe çok değil, on-beş yıl önce Rumlardan kalma taş evlerle doluydu, azda olsa ahşap ve iki katlı evler vardı. Şimdi ise sokaklarında dolaşmak bile zevk vermiyor, Geliştik ama bir kültüründe içine ettik. O evler yok artık dut ağacı olan ve domates, biber, patlıcan ekilen bahçeleri de onlarla birlikte çekip gittiler. Gelecek sene için tohum saklamak da yok, o evlerle birlikte bir kültür de yok oldu. Yerlerine apartmanlar diktiler, önlerine beton döktüler, yollarına ise asfalt döktüler.

Bir gün kendimi doğaya bırakayım dedim. Başladım dağa doğru yürümeye beton yol bitti asfalt  başladı sonrada patika yol...  Neyse yürüyorum daha doğrusu yokuş çıkıyorum.. On dakika falan yürüdükten sonra Müteahhit'in biri Koca çamları kesmiş, sekiz, on binalı villalar yapmış. Neyse küfrederek yürümeye devam ettim. yirmi - yirmi beş dakika yürüdüm... Bir de ne göreyim ileride toz bulutu, tepeden kamyon geldiğini fark ettim. "Hayırdır? Yukarıda ne var?" dedim. "Taş ocağı var" dedi Taş ocağı da aşağıdaki çok büyük ağaçlık bölge ye inmiş, ağaçların bir kısmını yok etmişlerdi. Kendi kendime "Güzelim dağ elimizden gitmiş. Müteahhitler, dağın ilçeye yakın olan yerlerin ırzına geçmiş, taş ocağıda yukarıdan başlayarak ormana tecavüz etmiş.".  diye söylendim. Bu hızla gidersek yakında ağaç altında oturup okuyacağım yada içeceğim tek yer mezarlık olacak.

Geçtiğimiz günlerde Srebrenitsa ile ilgili yazmıştım. Maalesef, insanlık tarihinde soykırımları çokça görüyoruz. Keşke hiç olmamış olsalar ama keşkelerle yaşamak zorundayız. Soykırımlar, insanlık tarihinin utanç anıtlarıdır. Soykırım sadece bir ırka ya da etnik bir gruba değil, her şeye yapılabilir. Kültür de bunlardan biridir. Modernizm ve piyasacılık yani her şeyin alınır satılır olması kültüre yapılan soykırımı kolaylaştırır. Tarihi eser olarak nitelendirilen binaların devlet eliyle ya da devlet iziniyle yıkılması kültüre yapılmış bir soykırımdır. Doğanın kendi kültürü vardır. Binlerce ağacı kesip, hiç gerek yokken saray yapmak yada kuruyacağını bildiğin halde akarsulara HES yapmak kültürel soykırımdır.

Ve bütün bunlar muhafazakar geçinen ama muhafazakâr olan hepsi birbirinin devamı olan partiler zamanında oldu. Bazen düşünüyorum da "muhafazakar geçinmeyen muhafazakar olan partiler tarafından yönetilse idik nasıl olurdu? bu sorunun cevabını hiç öğrenemeyeceğim. Çünkü ülkemde muhafazakar insan yok, muhafazakar parti nasıl olsun.
Muhafazakarlık demek bu değil, bu muhafazakârlık. Kâr arttırmak ve muhafaza etmek asıl amaç, nasıl artacağının bir önemi yok. Bir dergi de okumuştum İtalya da tarihi yapılarda oturan insanlar, her yıl binanın onarımını yaptırmak zorundaymışlar, o yapıların kesinlikle zarar görmemesi gerekiyormuş. Yani belkide içinde oturan insanların bir çivi bile çakmaları yada evlerini istedikleri gibi boyamaları yasaktır. Muhafazakarlık budur.Kültür toplumların yüzlerce hatta binlerce yıllık deneyimlerinin tümüdür. Kültüre yapılan soykırım da aslında toplumun geleceğine yapılmıştır. Orhan Gökdemir bir kitabında (yanlış hatırlamıyorsan Cumhuriyetin ilk/son yüzyılı) şöyle bir şey diyordu. "Biz de muhafazakar yok tuhafazakar var." Gerçekten de istisnalar hariç bizde muhafazakarlar biraz tuhafazakar. tuhaf tuhaf huyları var...

Share:

16.07.2015

Sinir olduğum şeyler! 2

1. Gösteriş olsun diye bir şeylere karşı çıkanlar. Karşı çıktığı şey hakkında hiç bir fikri olmayıp sadece sürü psikolojisine kurban gitmiş insanlar topluluğu...Biraz düşünün!

2. Sadece bir ülkenin onurlu insanlarının yaşadığı devletten hesap sorma hakkı vardır. İsterse bir tl olsun vergi kaçırıyorsan devletin ya da hükümetlerin; yolsuzluklarından, hırsızlıklarından, talanından ve sarayından hesap sorma hakkı yoktur.

3. Konuştuğum kişinin neredeyse her cümlede salak, manyak, geri zekalı gibi kelimeler kullanması...

4. Siyasi görüşlerime, görüşüm hakkında bilgisi olmayan insanların biliyormuş gibi sallaması, yorum yapması...

5. Modayı takip edip, yeni çıkan şeyleri alan, aldığı şeyleri de sanki kendisi sıfırdan yapmış gibi öven insanlar. Karşındakinin fikirlerini düşünmeden sonuna direkt "sen de al" tarzı cümle kurarlar.  Daha telefonum bozulmadı,  ilk günkü performansında çalışıyor...

6. Annem, babam karışmazken yaşam tarzıma, düşüncelerimi istedikleri gibi eleştirip, benim eleştirmeme izin vermeyen insanlar...Benim inançsızlığıma saygı göstermeyen insanlar. Çevremdeki herkesin inançlarına saygı duyarım ama sadece ahiret korkusu yüzünden ibadet eden insanları anlamıyorum. Bana karışsanız da sonuç değişmeyecek ki ben buyum. Dinlere göre değil, vicdanıma göre hareket ederim. Yanmama korkusu için bir şeyler yapıyorsanız çoktan yanmışsınız siz!
 

7. "Dedenin ismini taşıyorsun, deden bu partiliydi, kemiklerini sızlatıyorsun" gibi salakça şeyler söyleyen akrabalar. Dedemin adını taşımayı ben seçmedim. Ama yüzlerinize de söylediğim gibi siz daha babanızın verdiği partiye oy vermeye devam edin ama şunu da bilin o partiden bi cacık olmaz. Ben düzen dışı kalan sol partileri desteklemeye devam edeceğim.



Share:

13.07.2015

2010-2014 Yılları arasında önerdiğim filmler...

Bu yazıyı yazacak kadar film bilgim olmasa da kendimce beğendiğim ve izlemenizi önerdiğim bir film listesi oluşturdum. Liste 2010 yılından itibaren vizyona giren yerli filmlerden oluşuyor.

Listenin birinci sırasında yer alan film Kırımlı. 2014 Aralıkta vizyona giren filmin türü aksiyon, gerilim, savaş olmasına rağmen izlerken dram unsurunun filmde bolca kullanıldığını göreceksiniz. İkinci dünya savaşında Kırım Türklerinin çektiği acıyı anlatan film, Cengiz Dağcı'nın 1956 yılında kaleme aldığı Korkunç Yıllar kitabından uyarlanmış. Murat Yıldırım'ın canlandırdığı "Sadık" karakteri ile Selma Ergenç'in canlandırdığı "Maria" karakterinin yollarının kesişmesi ile gelişen olaylar filmde anlatılıyor. O kadar kalitesiz, kötü yapımlar gördüm ki bu filmi izlerken, filmin Türk filmi olduğuna inanmakta zorluk çektim. Dekor, kostüm, oyuncu, konu ve anlatımı çok iyiydi. Bana göre sadece filmin sonu daha iyi bitirilebilirdi.


İkinci sıradaki film Kaybedenler Kulübü. 2011 yılında vizyona giren film komedi, dram tarzında. Zamanında efsane olmuş radyo programının film olmuş hali. İzlediğimde çok beğenmiştim. İzlemeden önce ne olduğunu bile bilmiyordum. Hayatın ucunda yaşayan, kendi yalnızlıklarıyla dalga geçen, sisteme baş kaldıran iki kafadarın hayatlarını anlatılıyor. Sadece oyuncu kadrosu yüzünden izlemiştim. Henüz izlemediyseniz izleyin, pişman olmazsınız.







Üçüncü sıradaki film Muhalif Başkan. 2013 yılında vizyona giren filmin türü komedi. Oyuncu kadrosunda Ferhan Şensoy ve Dost Elver'in bulunduğu filmin konusu ise Beldelerine hiç turist gitmeyen halkın belediye başkanını protesto etmesi sonucu belediye başkanın kasabada turist patlaması olacağına söz vermesi ile başlayan durum komedisi. Bir "Pardon" kadar iyi değil ama izlenir.







Dördüncü film defalarca izlediğim Entelköy Efeköy'e Karşı. Mütevazi bir ege kasabasına yerleşen bir grup ekolojik aktivist'in kasabaya yapılacak termik santrali engelleme çabaları ve bölgedeki köylüler ile aralarında geçen komik olayları anlatan güzel bir ege filmi. Toplumsal gerçekleri sıcak ve samimi şekilde anlatan, halkın bakış açısını da yansıtan başarılı bir yapım olmuş. Oyuncu kadrosunda Şahin Irmak, Emin Gürsoy, Nejat Yavaşoğulları ve çok kısada olsa Mehmet Ali Alabora'nın yer aldığı filmin yönetmenlik koltuğunda Dondurmam Gaymak filminin yönetmenliğini üstlenen Yüksel Aksu oturuyor.




Beşinci film Çalgı Çengi. Ahmet Kural ve Murat Cemcir'in baş rollerini paylaştığı film. Düğünlerde kına gecelerinde çalan Ankaralı iki teyze oğlu müzisyenin, bodrum katında bir düğün için sahne öncesi hazırlanırken yanı başlarında işlenen cinayet komik olaylar dizisini başlamasına sebep olur. İzlerken keyif aldığım film 2011 yılında vizyona girdi. İzlemediyseniz ve izlemeye karar verdiyseniz beklentinizi çok fazla arttırmayın, komik sahneleri olan güzel bir film. Filmi izleyen biri olarak (film eleştirmenleri varken puan vermek haddim olmasa da) 10 üzerinden 6 puanı hak ediyor.





Altıncı film ise Bu Son Olsun. Filmin ismi Cem Karaca'nın filmle aynı adı taşıyan şarkısından esinlenmiştir. Filmde 12 Eylül 1980 darbesi anlatılmaktadır. Ama ne sağcılar anlatılır filmde ne de solcular. Dram, komedi tarzındaki film sokaklarda yaşayan beş evsizin, sokağa çıkma yasağı ile değişen hayatlarını anlatır. Tabi sokağa çıkma yasağı olduğu için bu evsizlerde mapushaneye girerler. Bir yere kadar mapushanede keyifleri yerindedir karda kıyamette bir çatının altındadırlar, mutludurlar. Daha sonra siyasi tutuklulara yapılanları gördüklerinde yaşananlara gönülleri elvermez ve onları hapisten kaçırmak için bir plan yaparlar.İzlerken sıkılmayacağınız bir film, darbe dönemini sokakta yaşayan evsizlerin gözünden anlatan filmin oyuncu kadrosunda Engin Altan Düzyatan, Hazal Kaya, Bülent Çolak, Murat Akkoyunlu, Mustafa Uzunyılmaz, Ufuk Bayraktar gibi isimler yer alıyor.


Yedinci ve son film ise Veda. İzlemeyen varsa hemen izlesin, eksik kalmasın. Filmin yönetmeni Zülfü Livaneli. Ölümle savaşanların hikayesi... Salih Bozok'un anlatımıyla/gözünden Selanikte başlayan arkadaşlığın önce silah arkadaşlığına daha sonra cumhuriyetle beraber aynı ideallerin peşinde koşan ve dostluğun ebediyen kardeşliğe dönüşünü anlatan film... Öyle ki Atatürk öldüğünde kendi yaşamına son verecek kadar seven biri. (Bazen kendime acıyorum, hiç bir zaman böyle dostlarım olmayacak...)Veda da sadece Atatürk anlatılmıyor. Film bir dönemi aydınlatırken dostluk, sevgi, aşk, savaş, umut gibi konuları "insanlık ve insan olmak" çerçevesinde ele alıyor. Yukarıdaki filmler zevk meselesi bazıları komedi seve bazıları dram bu filmde ise biyografi, tarih, politika var. Keyifli seyirler...
Share:

11.07.2015

20.yy'da Avrupa'nın ortasında bir katliam: Srebrenitsa

1995 yılında 4 yaşlarında küçücük bir çocuktum. Henüz savaşın ne olduğunu da bilmiyordum. Önüme de kağıt ve kalem bıraktıklarında benden mutlusu da olamazdı. Küçükken ne kadar çabuk mutlu olabiliyordum. Şimdi de küçük şeylerden mutlu olabiliyorum ama insan büyüdüğünde çocukken içinde sürekli olan o kelimelerle ifade etmekte zorlandığım mutluluğu kaybettiğimin farkındayım.. Büyümek çok boktan... En azından benim için öyle. Öğrenmeye başladığında geçmişi, tarihi bir şeyleri anlamaya başlıyorsun. Öyle ders kitaplarını ya da okulu demiyorum. Ders kitaplarındaki özetleri de geçiyorum. Çünkü okullarda tarih karşılaştırmalı olarak verilmiyor ve aldığımız bilgi yarım oluyor. Karşılaştırmalı olarak tarih okumaya başladığında ilk öğrendiğin şey; "savaşın kazananı olmaz"  sözünü destekliyor. Genel olarak dünya tarihinin savaş, kan, gözyaşı ve katliamlar yazdığını görüyorsun. Barış'ı ararken bulduğun tek şey Savaşlarda maddi ve manevi olarak tükenmek üzere olan tarafların, savaşa katılmayan ülkelerin birinin hakemliğinde imzaladıkları anlaşmalarla onayladıkları mola olarak tarif edebilirim.


Okuduğum kadarıyla Srebrenitsa'ya savaş diyemiyorum. Yugoslavya iç savaşından sonra Yugoslavya!nın dağılmasıyla devam eden süreç sonunda aynı topraklarda kurulan devletlere ( Bosna-Hersek, Hırvatistan, Slovenya ,Makedonya, Sırbistan, Karadağ ,Kosova) yerini bıraktı. Hemen akabinde üç yıldan fazla süren Bosna savaşı patlak verdi, savaşın sonlarına doğru ise Srebrenitsa katliamı gerçekleşti. Srebrenitsa farklı hemen değineyim. Birleşmiş Milletler Srebrenitsa'yı güvenli bölge ilan edip, bölgeye dört yüz silahlı Hollanda barış gücü sevk etti. Boşnakların silahları toplandı. Bu silahlı barış gücünün varlığı Boşnaklardan çok Sırplara yaradı. Barış gücü gelmese belki Boşnakların ellerindeki silahlar toplanmayacak ve Sırplara karşı kendilerini savunabilme şansları olacaktı. Birleşmiş Milletlerin yaptığı ise koyun sürüsünün içinden çoban köpeklerini çekip, kutlları ve çakalları sürünün içine salmaktan başka bir şey değil. Bosna da ki barış gücü komutanı,.Hollandalı generalden aldığı emir doğrultusunda askerleri ile birlikte bölgeyi ter etti. Şehrin güvenliğinden sorumlu olan Silahlı Hollanda barış gücü şehri içindeki yirmi-beş-bin kişile Sırplara teslim etti. Daha sonra Sırp generalin Hollandalı komutuna hediye verdiği görüntü ortaya çıktı. Bir hafta süren katliam, İkinci dünya savaşından sonra insanlığa yapılan en büyük suç olarak tarih kan ve gözyaşı yazan sayfalarında yerini aldı Lahey Adalet Divanı bir hafta süren katliamın "soykırım" olduğunu kabul etti. Ancak Sırbistan'ı soykırımdan sorumlu tutulamayacağına karar verdi.



Şimdi Srebrenitsa hakkında düşündüklerimi yazıyorum kısa bir şekilde. 

Önceden hazırlıkları yapılmış tiyatro oyunu gibi bir kıyım.Hem de yirminci yüzyıl avrupasının ortasında hem de avrupa devletlerinin, hatta dünyanın seyirci kaldığı ,belkide bazılarının oyun bittiğinde ayağı kalkıp, önlerini ilikleyip alkışladığı bir oyun olduğunu düşünüyorum. İlkelerim gereği, Nato ve Birleşmiş Milletler gibi örgütlere güçlü devletlerin (Abd de olabilir, Rusya da Çin de Türkiye bile yayılmacılık politikası uygulayıp bir yerleri sömürse Türkiye'ye de karşı olurum.) yayılmacılığı  ile birlikte karşıyım. Birleşmiş Milletler, Nato küresel güçler dünya üzerindeki savaşları, terörü, açlığı sonlandırabilir. Eğer bugün hala terör açlık, savaş varsa bunun nedeni Birleşmiş Milletler ve Nato'nun kendi çıkarlarını düşünen küresel ve sömürgeci terör örgütü olduğunu gösterir. Eğer öyle olmasa Amerika petrol ve değerli madenlerin olduğu yere demokrasi götürmezdi. Ya da bu gün Afrika halkları dünya üzerindeki neredeyse bütün altın madenlerinin üstünde yaşarken açlıktan ölmezdi.

Şunu unutmayalım ki Einstein'ın dediği gibi "Dünya yaşamak için tehlikeli bir yer; kötülük yapanlar yüzünden de değil dünyayı kötü yapan şeyin nedeni. Durup seyreden ve onlara ses çıkarmayanlar yüzünden dünya kötü bir yer." Bir de Srebrenitsa'da ki gibi vahşetin çığlıklarını duymayan insanlar yüzünden.
...

İnsan olmanın gereği yeryüzündeki tüm canlılara yapılan zulme ve haksızlığa ses çıkarmayı gerektirir, yalnız olsan bile..
Srebrenitsa'yı unutmadık! 




Share:

10.07.2015

Sinir olduğum şeyler!

1. Çok konuşan insan, özellikle de aynı şeyi defalarca soran/söyleyen kişiler. Biraz çok bilmiş olurlar, öz güvenleri tavanı delmiştir. Bilinmeyen o kadar çok şey varken, her şeyi bildiğini sanan insanlardır. Sevmesem de çevremde çokça bulunmaktadır. "Keçinin sevmediği ot burnunun dibinde bitermiş" ne de olsa.


2. "Kendisinin eli ayağı tutarken başkasına işini ya da isteğini yaptıran insanlar, ve kendini kullandıran insanlar." başkasına kendi işini/isteğini yaptıran  tiptir, karşısındakini düşünmez, genelde tek çocuktur, hamurunda bencillik vardır, kendini beğenmişin tekidir. kendini kullandıran insanlar ise pasif kalmıştır, sesini çıkarmazlar. değişik modelleri de vardır. Karşısındakini kırmak istemediği için isteğini yerine getiren tipleri de var.


3."Yolda yürürken sağa sola çöp atan insanlar ve tüküren hatta balgam atan gibi üst modelleri de olan insan tipleri" Çok tiksinirim. çöp atana çöpünü almasını söylesem de tüküren yada balgam atan insanla diyaloğa bile girmek istemem.


4. "Okurken ya da çalışırken kapı zilinin, telefonun çalması. Bir şeylerle uğraşırken birinin soru sorması." Kendime okuma ve çalışma saati koymama neden olan olaydır.


5."Gürültü."Son zamanlarda tam da okumak için ayarladığım zaman diliminde mobiletle geçen şahıs ve de arabasına ses sistemi döşemiş gecenin yarısı evimin önünden yüksek sesli müzik diyemeyeceğim gürültü ile geçen düşüncesiz insan.


6. "Arabanın dikiz aynasını sadece makyaj için kullanan kadın sürücüler ve de trafikte kadın sürücüleri sıkıştıran öküzler." Bu gruba bir de seyir halindeki bisikletlilerin dibinden geçen otomobil sürücülerin ekleyebilirim. Biraz saygı lütfen. Değerli motorlu taşıt sürücüleri; bisikletlerin yanından geçerken aranızda 1.5 m mesafe bırakın. Canavar olmayın, insan olun. Türkiye de yeterince trafik canavarı var. Trafiğinde canavarını yaratan tek ülke de bizden başkası olamaz.


7. "Anadili Türkçe olan insanların konuşurken Türkçe kurduğu cümlenin ortalarına doğru İngilizce kelimeler kullanması finali de Türkçe olarak yapan insanlar." Ya Türkçe konuşun ya İngilizce..



8 "Dünya da cennetten bir köşe deyip fotoğraf çektiren insanlar." Bunu diyenler genelde büyük şehirlerde yüksek binalarda oturan ve çalışan insanlar .Elbette ki çok güzel yerler vardır bu gezegende ama cennet yaşamaktır. Gerisini kimse bilmiyor. Bir zamanlar yüksek binaların olduğu yerlerde belkide önceden cennetten bir köşeydi. Cenneti yani yaşamı cehenneme yani yaşanmazlığa çeviren belki de insanoğlunun ta kendisiydi. Misal Artvin Cerattepe dünyanın yüz doğal ormanından biri. Milletin a..na koyan holding patronu ormanlarında a..na koymakta ısrarlı. Bölgede yapılması planlanan madencilik faaliyeti yüzünden 1.7 milyon ağaç yok olacak. Artvin'in su kaynakların büyük bölümü de bu bölgeden sağlanıyormuş. İçme suları da tehlikede. Esnaf kepenk kapatmış diğer vatandaşlarla birlikte çevrecilere desteğe gitmiş. Eğer bu şirket ormanın ve Artvin'in içme suyunu a..na koyarsa cennetten bir köşe cehennemden bir köşe olacak. Yukarıda da dediğim gibi "Cenneti yani yaşamı cehenneme yani yaşanmazlığa çeviren belki de insanoğlunun ta kendisiydi."



9 "Dünyada iken, hayatta iken acı çekiyoruz deyip, her şeyin cennet denilen yerde güzel olacağına inanan insanlar". Tamam her şey cennet denilen yerde de güzel olsun. Ama burada niye acı çekiyoruz, burada da güzel olsun. Hem tanrı ile sözleşme mi yaptın cennete gireceğine dair. Niye yaptığın her şeyi ahiret denen şey için yapıyorsun Orada bolluk olsun hepiniz de zengin olun. Yanınızdan altın akan nehir geçsin. Ama burada niye yoksulluk çekiyorsun ve haline şükrediyorsun. Yukarıda da dediğim gibi yaşam cennettir. Dünyayı cennete de çevirmek elimizde cehenneme de ama ne olacaksa eşit olsun. Başkalarının cehennemi bizim cennetimiz olmasın. Bizim cehennemimiz de başkalarına cennet olmasın. Ya bu dünyada yaşasın herkes cenneti ya da hiç var olmasın cennet denen şey.





 
Share:

6.07.2015

Türkiye'de Milliyetçilik

Milliyetçilik denince aklıma milli olan geliyor. Kendi ürettiklerini tüketmek ve ihraç etmek. Ülkücü kardeşim, öküzden samana, gübre, pamuk, tütün, incir, üzüm zeytin, sebze ve meyve, canlı hayvan, su ürünleri, hayvansal ürünler ve gittikçe uzayan bir liste, bu saydıklarım dünya konumu itibarı ile yaşadığımız ülkenin verimli topraklarında üretilebilen ancak siyasilerin yanlış kararları sonucunda çiftçiliğin bitirilmesi operasyonları sonucu diğer ülkelerden ithal ettiğimiz ürünlerdir.Eğer yaşadığın doğaya, parklarına, tarihi eserlerine sahip çıkmıyor isen, Yırca'da altı bin zeytin ağacı kesildiğinde sesini çıkarmadı isen milliyetçi değilsin. Senin yaşadığın ülkenin topraklarına nükleerler, derelerine hesler kurulurken ve dünya Çernobil'in doğaya ve üstündeki canlılara verdiği zararı gördükten sonra çağımızın dışında kalmış ve daha pahalı yöntemlerle doğanın yok olmasına sesini çıkarmıyorsan milliyetçi değilsin. Yabancıların teknolojik ürünlerini kullanıp, ülkemizde neden yerli teknoloji ürünleri üretilmediğini, yerli teknoloji sanayimizin gelişmesi için çalışmıyorsan milliyetçi değilsin, iphone'lu milliyetçi mi olur. Şu yazdığım satırlardan bile milliyetçi olmadığımız anlaşılırken, milliyetçileri temsil eden partinin anti-milli olması da normaldir.

Hani zamanında dönemin başbakanı "hem laik hem müslüman olunmaz, ya laik olacaksın ya müslüman" gibi bir şeyler konuşmuştu ya.Gökten inen kitaplara inanan biri olmasam da islami esaslara göre de hem milliyetçi hem müslüman olunmaz. Milliyetçilerin hangi dini yaşadığını merak ediyorum. Müslümanların peygamberi bile "milliyetçilik davası güden bizden değildir" diye söylemiş olduğu rivayet edilen sözü var. Ya milliyetçi olacaksın ya müslüman...

A. Einstein milliyetçiliği bir çocukluk hastalığı olarak tanımlamış ve kendisini milliyetçi olarak tanımlayanlar için "eğer bir adam bir marşa ayak uydurup, emir altında neşe içinde yürüyebiliyorsa, benim gözümde beş para etmez.kendilerine bir omurilik yetebilecekken, yanlışlıkla kocaman bir beyin sahibi olmuş insanlardır " diye kelimelerine devam etmiş. Doğruluk payı olduğunun kanıtları da vardır mesela "vur de vuralım, öl de ölelim" gibi.

Bu ülke milliyetçilik adı altında çok şeyler görmüş.Yakın tarihimizle yüzleşmek önemli, yüzleşmezsek gerçeklere ulaşamayız. Bu ülkenin anti-emperyalist gençleri 6. Filoya ve amerikan askerlerine sokakları dar ettiği günlerde, araçlarla Anadolu’nun dört bir tarafından taşınan dinci-ülkücü komandolar, Dolmabahçe’de demirli 6. Filo’ya ait bir gemiyi “kıble” yapıp namaz kıldılar.


Bu satırları niye yazma gereği duydum onuda şöyle açıklayayım. Doğu türkistan'da yaşanan katliamdan dolayı, Çin lokantasına saldıran, Çinli turist diye koreli turistlere saldıran(Çinli olması bu davranışı haklı çıkarmaz), mao maketini asan, yakan ülkücüler için yazdım. Niye nato'yu, abd'yi kısaca emperyalistleri bu ülkeden kovmak için mücadele etmiyorsunuz. Mao maketini asarken çekilen görüntüleri çin malı bir teknoloji ürünüyle çekildi büyük ihtimalle, neden biz kamera üretemiyoruz diye sormuyorsunuz. Ve bugün yaşanan katliamdan neden yetmişli yılların ortalarında ölen Mao'yu sorumlu tutuyorsunuz. Geçmişteki olaylar için tabii ki sorumlu tutulabilir ama bugün için sorumlu tutmak olmaz. Bu gün Doğu Türkistan'da yaşananlara herkes tepki göstermeli. İsterdim ki, katledilenler Türk olduğu için değil insan oldukları için tepki gösterilsin. Ve sadece Doğu Türkistan için de değil dünyanın her tarafındaki katliamlar için. Milliyetçilik böyle bir şey mi ülkücü kardeşim katledilen Türk ya da müslüman değilse ses çıkarman gerekmez değil mi?

Maocu yada başka bir şeyci değilim. Sadece iyi bir birey olmaya çalışan değişik düşüncelere, inançlara sahip biriyim. Mao uzun yürüyüş sırasında mola verdiği yoksul bir Çin köyünde yanına gelip derdini anlatan Çin köylüsüne, sizi anlıyorum; ama yıkılmamalısınız. Büyük Türk devrimci Mustafa Kemal Atatürk'ün de dediği gibi "Köylü milletin efendisidir' diyerek Atatürk'e hayranlığını ifade ederek, Mustafa Kemal'in sözleriyle köylüsüne umut vermiştir. Ve bir yerde "Bizden önce emperyalizme karşı koyan yüce Türk milleti ve onun ebedi liderine saygılarımı arz ederim, unutulmasın ki milletimizin hamuru bin yıllar öncesinden karşılıklı dostluk ve sevgiyle" diyordu Türkiye'ye...


Düşünce olarak milliyetçiliğin her türlüsüne karşıyım. Dünya, üzerinde yaşayan her canlının ortak malıdır. Her canlının yaşama hakkı vardır. Her ne kadar sürç-i lisan ettiysem affola.








Share:

3.07.2015

Sevgi Üzerine

Sevgi masum bir duygudur. Ve çok basittir. Basit şeylerin kendine has ayrı bir güzelliği vardır. Sevgi, değer vermeyi bilmektir. Tüm canlıların yaşama hakkını kabul etmek, yaşamaktan, varolmaktan, birlikte olmaktan mutlu olmaktır. Eşitliğin benimsenmesi, ayrımcılıkların hayattan aforoz edilmesidir. İnsan olmaktır, insanca yaşamayı bilmek.

Hoşgörü, acımak, bağımlılık sevgi ile karıştırılmamalıdır. Acımak, acıdığın canlıdan üstün olduğunu kabul etmektir. Hoşgörü istemediğin, sevmediğin halde katlanmaktır Bağımlılık, ihtiyaçların, gereksinimlerin karşılanmasıdır. Bu kavramların sevgiyle alakası da yoktur.

Sevgi hakkında binlerce, belki de yüz binlerce söz söylenmiştir bu güne dek. Mevlana "Şah bile sevgiye köledir.", Spinoza "Kalpler silahla değil, sevgi ile yenilirler." ve "En büyük devrim, sevgidir." demiş, dünyanın büyük devrimcilerinden Che Guevara. Yalan da değildir bu sözler, hangi şah sevgiye hükmedebilir, hangi silah yenebilir sevgiyi? Devrimler kanlı olsa da eşit, adaletli, insanca yaşama düşüncesini sevmeden yapılabilir mi? Bir yerde "Bir devrimin ilk onbeş yılına kimse kefil olamaz. Orada kan ve gözyaşı vardır..." diye okumuştum. Öyledir bence de.

Sevgi kolay kazanılmaz. Zorla birini sevemezsiniz. Saygı gibi de değildir. Çünkü saygıyı yasalarla sağlayabilirsiniz. Yasalar sevgi karşısında acizdir. Kolay kazanılmayan sevgiyi, çok kolay kovabiliriz hayatımızdan, yerine çok çabuk koyarız  parayı, üstün olma arzusunu, sevgi kadar da kolay kovamayız hayatımıza yerleşen üstün olma arzusu ve parayı. Her şey para içindir artık. daha çok kazanmak için yaşarız, çalışırız, birbirimizi ezer, aldatır, savaşır, öldürürüz. Sevginin olmazsa nefret yükselişe geçer. Hayatımıza yerleşen para, ve üstün olma arzusu nefretin kalplerimizi sarmasını sağlamıştır.

Hiç bir şeyiniz yoktur hayatınızda, sevgi yoksa....
Kalplerinizden sevgi eksik olmasın. Hep sevgiyle kalın.
Share:

1.07.2015

Kapitalizm kendini anlatıyor.


Benim silahlarımdan biri dindir. Dinleri ve din adamlarını çıkarlarım doğrultusunda ayarladım. Tanrıyı modifiye edip, kurtarıcıların üstünde de rötuşarda bulundum. Kölelerime bunun doğru olduğunu buna iman etmelerini söyledim, televizyonlarda beyinlerini yıkayarak. Öldüklerinde cennet vaat ettim huriler ile birlikte. onlara burada  cehennemi yaşattım. Onlar çalıştı, ben zenginleştim güçlendim. onları ise çalışarak fakirleşmelerini sağladım. Din ile onları kontrolümde tuttum, sorgulamalarını engelledim.

Ben dünyadaki kaynaklarının yüzde seksenini dünya nüfusunun yüzde yirmisine verirken, kaynakların yüzde yirmisini de dünya nüfusunun yüzde seksenine bıraktım. Sizinle de tanıştığıma memnun oldum, en yeni kölelelerimden birisin, çalışarak özgürleşebilirsin. Afrika'nın zenginliğine el koydum. Dünya üzerindeki altın rezervlerinin yüzde doksanı Afrika'da iken sadece dört tane Afrikalı milyarder yarattım ve Afrikayı açlığa terk ettim.

Öyle kötüyüm ki zayıf ülkelere hastalık satar, utanmam bir de tedavisini iki, üç beş katına satarım. Dünyada altı yüz milyondan fazla obez ve sayısı bir buçuk milyarı geçen aç insan olmasını sağladım. çok yaşayayım.


Bir aralar Marx diye bir vardı, Karl Marx bu adam taktı bana Engels ile birlikte. Bunlar utanmazlar, benim hakkımda dedikodu yaparlardı. Marx benim için "gölgesini satamadığı ağacı keser" demiş. Öyle tabi artık 2000'li yıllardayız gölgesini satamadığım ağacı avm yaparım. Bu marx'ın bir de damadı vardı Paul, Paul Lafargue o da tembellik hakkı diye kitap yazdı, ben özgürleşmek için çalışın derken o "Çalışma her türlü entelektüel yozlaşmanın, organik deformasyonun nedenidir...Çağımızın çalışma yüzyılı olduğu söyleniyor; aslında acının, sefaletin ve çürümenin yüzyılı." diyerek kölelerimin aklını çelmeye çalıştı ama ben en güçlüyüm. Başka düzene izin vermem ekim devrimiyle kurulan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğini ben yıktım. Yüz yıl yaşamasına bile izin vermedim.


Hepinizi bağımlı yaptım. Sizleri zavallı, acınası tüketim bağımlıları haline getirdim. Öyle ki yeni çıkacak bir iphone alabilmek için böbreğinizi bile satarsınız. Babanız ölüm döşeğindeyken babanız için üzüleceğinize, miras yüzünden birbiriniz ile kavga etmenizi sağladım ve bunu keyifle izledim.

Ben sizi özgür bırakmam, düşüncelerinize sansür uygularım, sansürü delerseniz, en sonunda kendi ellerinizle kurduğunuz devletin güvenlik güçleri tarafından öldürürüm. Sizi devlete ödediğiniz vergilerle alınan silah ve cephane ile öldürürüm.

Benden kötüsünün olmadığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Ben parayı severim. O dünyaya sahip olmak için kan döker, savaşır, sömürür yapamayacağı şey yoktur onun. O emperyalizm.
Share:

Copyright © Bir İzmirlinin Kaleminden | Powered by Blogger
Design by SimpleWpThemes | Blogger Theme by NewBloggerThemes.com