28.06.2015

Gaziemir Sasalı - Bisiklet Yolculuğu

Sabah yedi gibi kuzenim ile birlikte bulunduğumuz ilçeden bisikletlerimizle yola çıktık. Haziran'ın yirmi yedisi olmasına rağmen bu zamanlarda havanın böyle kapalı olduğuna rastlamamıştım. Bir işin içinde ben varsam muhakkak sorun çıkacak. İki km bitmeden arka jant tam sıkışmadığı için bisikletin kadrosuna vuruyordu. Arka jantı düzeltip sıkacaktım. Yanıma açık ağızlı anahtar almayı unutunca çantamdaki pense yardımı ile jantı düzeltip başladım kadroya sıkıca tutturmaya. Yedi km daha yol aldık yine aynı şekilde arka jant başladı sürtmeye, tekrar durdum. Bisikleti kaldırıma çıkartıp sinirli bir şekilde jantı sıktım. Bu son olacaktı.

Pedallara basmaya devam. Durmak yok... Üçyol'dan Hatay tarafına gitmeye başladık. Hatay'da boyoz kokusu gelen bir fırından üçer boyoz aldık. Yan tarafındaki çay ocağına oturup birer büyük çay söyledik. Kahvaltımızı yapıp tekrar koyulduk yola. İnciraltın'a gitmeyi planlamıştık ama planımıza sadık kalamadık. Sahildeki bisiklet yolundan Konak'a doğru pedalladık. Konak iskelenin yakınlarına geldiğimizde Sasalı'ya Doğal Yaşam Parkına gitmeye karar verdik. Konak'tan vapurla Karşıyaka'ya geçtik. Üstelik bisiklete kart basmaya gerek yokmuş. İzban'a bisikletle binmek isterseniz belli saatleri var ve bisiklet içinde kart basıyorsunuz.

Karşıyaka'da vapurdan inip, bisiklet yolundan Sasalı'ya yola koyulduk. Karşıyaka'dan Sasalı'ya giderken epey zorlandık. Üstelik rüzgar da bizden yana değildi. On buçuk gibi Sasalı'ya vardık. Su alıp yirmi dakika kadar dinlendikten sonra on bir gibi Eve dönmek üzere dönüş yolculuğuna başladık. Daha kolay ve hızlı döneceğimizi düşünüyorduk, öyle oldu. Havanın kapalı olması çok şanslı olduğumuzu gösteriyordu. Güneşin altında pedal çevirmek çekilmez.

Ayaklarımızda başlayan şiddetsiz yanmalarla elli dakika gibi bir sürede Sasalı'dan Karşıyaka'ya vardık.Limanın önündeki gevrekçiden birer gevrek yanındaki büfeden soğuk bir içecek almak için bisikletten indiğimizde. yaylanarak yürüdüğümüzü fark ettim. Filmlerde ayda yürüyen insanlar gibi. Gevrek ve büfeden aldığımız soğuk ayranla iskeleden Konak vapuruna bindik. Eve gitmek için çıkacağımız varyant gözümde epey büyüdü öyle ki everest gibi geliyordu gözüme.

Varyant'ı çıkarken bisikleti en küçük vitese alıp, başladık Varyant'ı çıkmaya... Varyantın bitimine otuz metre kala pedal basamaya başladım.. Ayaklarımdaki yanma ağrıya dönüşmüştü.. Bisikletten inip otuz metrelik mesafeyi yürüdüm. Varyant bitti. Bisikleti ağaca dayayıp oturdum ağacın altına. üç-beş dakika dinlendikten sonra yola devam ettik. Varyant'tan Üçyol'a oradan yaşadığım ilçe olan Gaziemir'e doğru pedalladık. Suyu sırt çantamda taşıdığım için Paşa Köprüsü mezarlığının yakınlarında su içmek için durdum.Paşa Köprüsünden sonra bir daha durmayı düşünmüyordum ama öyle olmadı. Aktepa yakınlarında tekrar durdum. Birden şekerim mi düştü? Ne oldu bilmiyorum. Kola içtim. Üç beş dakika dinlendikten sonra yola çıktım. On beş dakika sonra etrafa ateş saçar halde evdeydim. Ayaklarım fena halde yanıyordu. 

Yetmiş beş km yol yapmışız. Bir önceki gezintimde altmış beş km yol yapmıştım. Yeni hedef doksan km. Daha fazla km yapmak üzere. Herkese iyi hafta sonları..
  
Share:

26.06.2015

Neden blog yazmaya başladım?

Mim olayına girmeye hiç niyetim yoktu. Berkay tarafından mimlendiğimi görünce ve Mim de güzel olunca dayanamadım, yazmaya karar verdim.

Blog yazmak ertelediğim bir uğraştı. Klavye, kalem kadar haz vermese de sonunda blog sitemi açtım. Neden blog yazmaya başladım? Şimdiye kadar hiç düşünmemiştim. Düşüncelerimi yazıyorum, benim meditasyonum yazmak.Yazıya geçmiş düşüncenin değeri vardır. İçime atmıyorum, blog'a atıyorum düşüncelerimi. Rahatlamak için yazıyorum. Blog yazmak iyidir. Çalışmak özgürleştirir mi? bilmiyorum ama "yazmak özgürlüktür" bu yüzden yazıyorum... Bir yerde okumuştum "Kişisel çıkar bulunmadığında; iyi yazılır, iyi düşünülür" diyordu ismini unuttuğum bir Fransız yazar. Bence doğru demiş. Bizde de "Söz uçar, yazı kalır" diye bir söz var. Biraz da bu söz yüzünden yazıyor olabilirim...

Ben yazmaya başlamaya karar verdiğimde okunacağımı, yorum alacağımı düşünmezdim. Benim tarzımda yazan az blogger olduğunu farkındayım. Bazen sevdiğim müzik gruplarını yayınlıyorum. Bazen etkilendiğim bir kitap yada kitaplardan altını çizdiğim satırlar. Düşüncelerimi de paylaşıyorum, saçmaladığımı düşündüğünüz yazılarda. Dünyadan ilginç, eleştirel sanat çalışmaları da paylaşıyorum arada. Copyleft müzik ve video paylaşımları da. Sesinizi duyura biliyorsunuz. Yazdıklarını okuyanlar oluyor. Görüşlerinize katılanlar, karşı çıkanlar da oluyor. Yorumlarla iletişim sağlıyorsunuz okuyucu ile. İnteraktif bir ortam yani. Kişisel blog yazarlarının sayısı artmasını dilerim.

Blog yazmak değişik bir şey tam anlamıyla özgürsünüz, istediğinizi yazabilirsiniz. Kişisel blog yazarlarının pusulası bazen duyguları olur bazen ise düşünceleri olur. Yazı yazmak kendimi özgür hissettiğim tek alan. Henüz harflere prangalar vurulmadı. Harfler prangasız ve kelimeler esir düşmemişken yazmak lazım. Keşkeler kadar illet bir şey yoktur. İleride keşke dememek için yazıyorum.

Geriye dönüp yazılarıma baktığımda, farklı şeyler okudukça düşüncelerimin değiştiğini fark ettim. Mesela, üç ay önce yazdığım bir yazımdaki düşüncelerimle, bugün o yazı hakkındaki düşüncelerim farklı. Bugünkü ben, üç ay önceki beni fazla milliyetçi, ön yargılı ve haksız buldu. Üç ay önceki ben de bugünkü bana "Sen nasıl böyle bir adam oldu seni ne değiştirdi?" dedi.  Bugünkü ben "Farklı farklı, birbirine zıt kitaplar, makaleler okumaya çalışıyorum. Farklı düşünceler iyidir..." dedi üç ay önceki bana...

Düzgün bir şeyler yazayım diyorum. Hayatta her şey birbiriyle ilintili olduğunu görüyorum. Hayatımda nedense her sorunun nedeni, sorunları çözmek yerine, sorunlarla yaşamanın daha iyi olduğunu söyleyen, sadece kendilerini ve çıkarlarını düşünen insanlar. Her yazımda bazen isteyerek ama çoğunlukla istemeden toplumsal bir konuyu yazarken buluyorum kendimi. Yazmaya başladığımda her şey spontane gelişiyor.

Tüketmek kolaydır da üretmek tüketmek kadar kolay değil. Yazı yazmanın da kolay bir eylem olmadığını, yazmaya başladığında anlıyorsunuz. Blog yazmayı içinden gelen şeyleri dünyaya sunmak olarak tanımlayabilirim. Yazıların çoğu spontane gelişir. Spontane gelişen yazılarda ayrı güzellik vardır. Blog yazmaya başladığınızda bilmediğiniz bir çok şeyi de öğrenirsiniz. Blog yazmak kişiyi kendisiyle tanıştırır. Severek yaparsanız ve manevi hazzı yüksek bir eylemdir yazmak. Her ne kadar yazan insanı sevmeseler de.
Share:

24.06.2015

Şairlerimizden Nâzım Şiirleri

Nazım Hikmet Kültür Merkezi ve Konak Belediyesi desteğiyle düzenlenecek olan "Şairlerimizden Nâzım Şiirleri" etkinliği 30 Haziran Salı günü, saat: 20:00'da Alsancak Vapur İskelesi Önünde gerçekleşecek.

Konuklar ise Şöyle

Açılış Konuşması: Ataol Behramoğlu
Şiirler: Cevdet Yüceer, Eren Aysan, Fergun Özelli, Hidayet Karakuş, Muzaffer Kale, Namık Kuyumcu, Onur Akyıl, Orhan Aydın, Tuğrul Keskin, Uluer Aydoğdu, Veysel Çolak
Sunum: Bekir Yurdakul, İffet Diler

Konser: Nejat Yavaşoğulları (BULUTSUZLUK ÖZLEMİ), Bandosol
Share:

23.06.2015

Özgür Ruh

Ülke olarak belki özgür olmayabiliriz. Bunun çok kötü bir durum olduğunun farkında olan, ruhu özgür insanların var olduğunu da biliyorum. Bağımsız olduğumuzu savunabilecek çok az kişi vardır. Bunları neden yazıyorum onu da bilmiyorum.

"Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir" diyen Mustafa Kemal'in kurduğu Cumuhuriyet'ten eser kalmadı. Bir kere Laik değiliz. Bu on üç yıllık bir süreçte değildi üstelik. Seksen darbesinden bu yana. Bir elde kuran, bir elde bayrak belki de laikliği bitiren darbedir. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın olduğu bir ülke'ye de laik demek aptallık olur. Düşünmek lazım bunları...

Laiklik bitti de bağımsızlık kalır mı? En ucuz şeyin insan hayatı olduğu yıllardır değişmedi güzel ülkem Türkiye'de. Kore'ye, savaşa asker yollamış bir neslin torunlarıyız. Bundan utanmamız gerek. Yakın tarihimizle yüzleşmek gerek. Yüzleşmediğimiz zaman aynı hataları tekrar tekrar yaparız. Nato'ya girmenin bedelini de Kore'de fazlasıyla ödedik. Tarih de dönemi, o dönemin şartlarına göre değerlendirmek esastır. Nato'ya girmek o dönem için gereklilik diyenler olabilir. 1952 yılında 12 ülkenin imzasıyla Nato'ya girdik. Nato bize girdi desek daha doğru olur. 1954 yılından itibaren Amerika'nın Nato çatısı altında Türkiye sınırları içinde üs kurmasına, asker bulundurmasına izin verilmiştir. 1960 yıllarda bu üslerin sayısı 100'ü geçmiştir. 1922 yılında Kurtuluş Savaşı ile kovduğumuz emperyalizm, Türkiye'yi yeniden sarmıştır. Kanımızla kazandığımız özgürlüğümüzü, imzalarla kaybettiğimizin kanıtıdır.

Neyin özgürlüğünden bahsediyorum ki ben. Vatan toprakları, Amerika ve Nato işgali altındayken neyin özgürlüğü.  Tek parti döneminde aynı insanlar tarafından yönetildik ama çok partili siyasi hayatın en boktan tarafı da hep aynı insanlar tarafından yönetilmemiz olmalı. Fikret Kızılok'un "Süleyman hep başbakan" diye şarkı yapması boşuna değil. Çok partili siyasi dönemde hep aynı zihniyet tarafından yönetildik. İnsandan çok paraya değer verenler tarafından.

Bu kadar yazdım. Özgür olduğumuz şeylerde var. Kartopu oynarken ölme özgürlüğü başka ülkelerde yok. Devlete rağmen parklarını, yeşilini korurken ölme hürriyeti belki de hiç bir ülkede yoktur. HES'leri protesto ederken mapus damlarına düşme de bir hürriyet değil mi?. Laik, Bilimsel, Parasız eğitim isterken darp edilip tutuklanmak da bir çeşit hürriyet. Öldürülmekte eşitiz, özgürüz.

Bence düzeni değiştirmek lazım. Saltanata son vermek esas olmalı. akp,chp,mhp,hdp al birini vur ötekine. Hepsi aynı yolun yolcusu. Chp'de zaten 81-92 arası kapalı kaldı. Açıldıktan sonra da başarılı olamadı. Chp'ye sol dersen meclis dışındaki sol partilere hakaret etmiş olurum. Chp şuan da bana göre çıkarcı bir parti oy arttırmak için kırmızı çizgilerini beyaza boyayabilir. Tek sloganı da "oylar bölünmesin" oldu. Oylar bölünmesin diyerek koltuklarından kalkmadılar...

Ne diyebilirim ki daha. 
Yaşasın düzen dışı sol.

Tutsak bir ülke olsak da ruhu özgür olan çokça insan olduğunu bilmek umut verici doğrusu. 
Bu şarkıda tüm özgür ruhlu dostlara gelsin...

Ölünce parçalanmaz ki 
Bendeki özgür ruh 


Share:

22.06.2015

Blog Yazarları İçin Onların Öyküsü Projesi

Mustafa Sönmez arkadaşımız Onların Öyküsü Projesi adı altında blog yazarları için güzel bir proje yapmış. Bir çoğunuzun haberi vardır. 1 Temmuz 2015 katılım için son tarih.. Bu e kitap da yazılarının bulunmasını isteyen arkadaşlar aşağıdaki yazıyı okusun...



Blog - Onların Öyküsü   

Kitap kapağı yüksek çözünürlükte. Büyüterek bakabilirsiniz.
İçeriğin dizgisini yapıyorum. 
Projeyi ayrı bir yayın olarak blogunuzda yayınlamanızı rica ediyorum.
Daha fazla blog yazarının katılımı ile sağlam bir çalışma ortaya çıkarabiliriz.
Yazıları elenmeden, eklenecek.
Yazılar, ms.snmz@gmail.com adresine gönderilecek. Yazıları gerekirse diğer yazarlarla Google Drive üzerinde paylaşabiliriz.
Ayrıca yazılar için yazım yanlışı taraması yapacak yardımcı arkadaşlar da lazım. 



Katılım:

Proje için blog yazarları 2 yazı ile katılabilirler (deneme, öykü, yaşama dair yazılar olabilir)
Türkçe yazım kurallarına dikkat edilmesi gerekli.
Blog adresinizi, ad soyadınızı, blog sloganınızı da yazmayı unutmayın
Yazılar: ms.snmz@gmail.com adresine gönderin
Düz yazılar bir A4'ü dolduracak kadar olmalı. Ya da 1 Word sayfası kadar olmalı. Yazıları, Word ya da metin belgesi içinde ek olarak gönderin. Çok kısa olmamalı...
Yazı gönderen yazarlar, diğer yazıları da Google Drive üzerinden görebileckeler.
Katılım için son gün 1 Temmuz 2015
Sonrasında gönderilen içerik dijital kitap biçiminde Google Play'de daha sonra da düz yazı olarak Wattpad'de yayınlanacak.

Share:

Futbol

Futbolu çok severim. Çocukluğum sokakta top peşinde koşarak geçti. Dizlerim hep yara içindeydi. Belki de doksanlı yıllarda doğanlar olarak bizler, sokakta oyun oynayarak büyüyen son nesiliz.

Lise yıllarından beri bir takım tutmuyorum. ailemin çoğunluğu Fenerbahçeli.

Babam Fenerbahçeli olsa da rakip takımdaki iyi oynayan Futbolcuları destekler, iyi oynayan sporcuları. Lefter gibi mesela, Metin Oktay, Baba Hakkı, Metin Kurt.. dedemden, babamdan öğrendiğim sporculardır.

Benim desteklediğim bir isim de Bilic idi. "Futbol sosyalist bir oyundur" dediğinde benden artıları topladı.

Futbol ayrımcılığa, ırkçılığa karşı biraz Lefter Küçükandonyanis'tir. Milli takımımızda onlarca gol atmıştır Lefter. Metin Oktay'dır biraz, Göztepe'nin Galatasaray'ı 1-0 yendiği bir maç sonrasında kendisini markaja alan ve maç boyunca nefes aldırmayan 18 yaşındaki defans oyuncusunun Metin Oktay ile fotoğraf çektirmek istemesi üzerine, Metin Oktay "Sen benimle değil, ben seninle resim  çektirmek istiyorum demiştir". Fenerbahçe ile şeref stadının çamurlu ortamında oynanan Fenerbahçe Beşiktaş maçında iki farkla Beşiktaş galiptir. Maçın ortasında Beşiktaş atakları art arda devam ederken orta sahada Fenerbahçe kaptanının yanına gelerek " Arkadaşlara söyle biraz maça asılsınlar, bu maçın zevki böyle çıkmaz" diyen Baba Hakkı'dır futbol. Futbol alanında ilk kez sendikal faaliyet başlattığı için spordan afaroz edilen Metin Kurt'tur birazda.

Onların oynadığı dönemler belkide futbolun içine bu kadar piyasacılık girmemişti. Belki de aynı bugünkü gibidir, bilmiyorum. İki takım taraftarlarının yan yana karşılaşmaları izlediği dönemlerde yaşamadım. Tekrar öyle olmasını isterim.

Futbol da dayanışmadır zaten. 1932 Büyük İstanbul yangını sırasında Fenerbahçe'nin ana kulüp binası, antereman sahası yani Fenerbahçe'nin bütün varlığı tek günde kül olur. Fenerbahçe'nin de iki gün sonra Selanik ile maçı vardır. İki gün sonra maça çıkmaları lazım. Futbolcular borç alarak Fenerbahçe forması yaptırırlar. Taksim Spor, Beşiktaş gibi İstanbul'un ünlü kulüpleri Fenerbahçeye yardım toplarlar. Bu haberi duyan futbolcuların yüzü biraz gülümser. Fakat bir çok futbolcu kendi evi barkı da yandığı için maça gelemez. Selanik karşısında maça çıkmak için soyunma odasında Fenerbahçe bekler. Soyunma odasının kapısı birden açılır, kapıyı açan kişiye Fenerbahçe kaptanı Fikret Arıca dikkatli şekilde bakar. Gözlerini kapıdaki gençten alamaz ve "Sizin burada ne işiniz var" der. Kapıda görülen Galatasaray'ın bugün bile Aslan lakabıyla anılmasının sebebi Galatasaray kaptanı Nihat, Aslan Nihat Bey ve yanında beş Galatasaraylı dostu kapıda dururlar, Aslan Nihat Bey " Fikret siz bu haldeyken biz evimizde oturamazdık. Eğer arkadaşlarında kabul ederse arkadaşlarım ve ben bugün Fenerbahçe forması giymek istiyoruz." der. Fikret ayağı kalkar, Aslan Nihat Bey'e sarılır "Kardeşim" der. Fenerbahçe o gün Galatasaraylı futbolcuların takviyesiyle maçı 4-0 kazanır. 910Tl ödül alır kazanan takım olan Fenerbahçe. Bütün varlıkları yandığı halde Fenerbahçeli futbolcular bu parada Galatasaylı meslektaşlarımızın da emekleri var, onlara haksızlık etmemek için 910 lirayı kulübün kasasına koymak yerine Kızılay'a bağışlarlar. Benim izlemek istediğim futbol bu.


Share:

13.06.2015

Nazım ile ilk tanışma

İlk okul eğitimi sırasında Türkçe kitaplarında genelde bayrak şiiri yerini almıştı. Liseyi bitirene kadar da şiirle aram yoktu. Her öğrenim yılında kitaplarda birbirinin benzeri şiirler okutuluyordu. Tabii, bu ben şiiri sevmediğim anlamına gelmiyor ama o dönemler roman okumayı daha çok seviyordum.

Tabii ki edebiyat derslerinde Orhan Veli, Yahya Kemal gibi çok önemli şairlerle tanıştım. hala ezberimde bir kaç şiirleri vardır. Ama herkesin Nazım ile ilk tanışması farklıdır. Okulda okurken pek denk gelmedim ders kitapların da Nazım'a... Varsa bile ben görmemiş olabilirim...

Eski, kapağı olmayan bir edebiyat dergisinde "Nazım Hikmet Vatan Hainliğine Devam Ediyor" şiirini okumuştum. Eski, kapağı olmayan, saman kağıdından sayfaları olan bir dergide. Bütün görüşümün değişeceğinden habersiz okudum. Bazen bir şiir hayat değiştirir. Kitapta olabilir. İyi bir beste de olabilir.

Sonra elime geçen kitapta Memleketim şiirini okudum. Arkasından Davet şiirini okudum. Bu şiirin basılı olduğu bir tişört almıştım hatta pazar da denk gelmişti. "Dört nala gelip uzak Asyadan, Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan, Bu memleket bizim!" Ve Diyet şiiri ilk okuduğum şiirleri. Diyet beni etkilemişti Kore'de ölen bir subayın ağzından Menderes'ten subayın diyetini istedi. Kuva-yi Milliye Destanı ve Şöyle bir karıştırdığım Memleketimden İnsan Manzaralarını saymazsam olmaz.

Her okuduğumda, Nazım halk, Nazım memleket, Hakkını arayan insanlar da biraz Nazım..Nazım Hikmet'in "Ne devlet, ne para, insanın emrinde dünya" sözü bir gün gerçekleşecek, On yıl sonra, belki yüz ama bir gün gerçekleşecek. Ne devlet, ne para, insanın emrinde dünya!

Daha önce yazdım, ama hala anlamıyorum.. Türkiye de hayat şartlarına göre kitap bile lüks. Kitaplar neden bu kadar pahalı anlamıyorum... Neden vergi aldıklarına kafam basmıyor desem yalan olur "Devlet okuma diyor" okursan da ben senden vergi alırım.
 
Share:

9.06.2015

İzmir Çim Konserleri

11 Haziranda İzmir B.Ş.B.'nin düzenlediği çim konserleri başlıyor. 2015 Çim konserler takvimi şöyle;


BAJAR - 11 HAZİRAN
RESUL DİNDAR - 18 HAZİRAN
ÖZLEM TANER - 25 HAZİRAN
FUAT SAKA - 2 TEMMUZ
ROCKA - 9 TEMMUZ
PENTAGRAM - 23 TEMMUZ
GECE YOLCULARI - 30 TEMMUZ
REDD - 6 AĞUSTOS
YASMİN LEVY - 13 AĞUSTOS
GÖKSEL - 20 AĞUSTOS
FETTAH CAN - 27 AĞUSTOS
ZAKKUM - 3 EYLÜL

BOĞAZİÇİ CAZ KOROSU - 5 EYLÜL ( FUAR ALANINA ALINDI)
MEHMET ERDEM - 10 EYLÜL


Yer : Alsancak Hava Gazı Fabrikası


Alsancak Hava Gazı Fabrikası
Share:

7.06.2015

Beni ... delirttiniz!

Güzel bir pazar sabahı. Uzak gelecek için umudu olan, yakın gelecek için umutsuz biri. O biri benim. Çünkü seçim sonuçlarının kimseyi tatmin etmeyeceğini biliyorum. En azından beni. Meclisteki partileri de tatmin etmeyecek, Onlar hep tatminsiz, daha fazla maaş için o koltukları işgal ettiklerini düşünüyorum. Ve de  saygınlık kazanmak için halkının çoğuna saygı duymadığı. Beni halk seçti diyecekler çünkü. Saygıyı yasa ile de sağlayabilirler, belki de yapıyorlardır, İnsan yönetmesi için seçtiği kişileri önce sevmeli, özellikle de Cumhurbaşkanı'nı ülkenin her kesiminin içine sinmeli yani. Mesela herkesin sevdiği, belkide şimdiki çocukların bir çoğunun bilmediği Barış Manço gibi. Milletvekili adaylarının çoğunu halkın seçtiğinden de kuşku duyuyorum. Düşüncem de haklı olabilirim haksız da.

Hiç kimsenin seçimlerin demokrasiye uygun olduğunu da söyleyemez, darbeden kalma seçim barajı varken. Halkın tamamın temsil edilmediği bir mecliste milletvekilleri de demokrasiyi ve insan haklarını ağzına alırken düşünmelidir bir kez daha. Seçim barajı ayrı bir felaketten bugüne kadar gelmesi yine meclisteki partilerin işine gelmiştir veya kaldırmak için yeterince çabalamamıştır..

Meclisteki partilerden en azından birinin AB'ye girmiyoruz, Nato'dan çıkacağız. Amerikan üslerini kaldıracağız demesini çok isterdim. Bu bizim bağımsız olmadığımızı gösterir. Amerikan üslerinin, Nato askerlerinin olduğu bir ülke de seçimin galibini de genelde sonuçlar değil dış ses belirler. Bu çerçevede yakın gelecekten umudum olmaması gayette normaldir.

Gece, George Orweel'in 1984 kitabına başladım önsözün de farklı, "aykırı düşünen buharlaşır, söz gelimi günce tutmak bile tehlikeli bir suçtur. Düşünce polisi sürekli ensenizdedir ...." diye devam ediyordu. Gerisini merak edin de kitabı okuyun. Biz de henüz düşünce polisi yok. Umarım olmaz, buharlaşmaya gerek yok..

Seçimler hakkında bu kadar yazı yeter. Bu sabah İzmir de hava tam bana göreydi. Saat yediyi geçiyordu bisikletle evden çıktığımda, daha sonra kuzenim geldi. Bisikletlerle vurduk yollara, yol bizi götürdü İnciraltı'na. Oturduğumuz yerden İnciraltı'nın 24 km olduğunu öğrendim. Bisiklete yeni ısınmaya başlayan biri olarak iyi yol dönüşü de sayarsak 48 km. İnciraltı çok güzel olmasına rağmen, bizim insanlarımız da bir o kadar pis. Ne kadar güzel bir yerde yaşadıklarının farkında değiller. Çöp kovalarının çokça olmasına karşın yerler de çöpler, çimlerin üstü pet bardak, peçete... Sonra da belediye iyi çalışmıyor diye sızlanırlar, hemen de şu söze sığınırlar. Belediyenin temizlik işçileri işsiz kalmasın. Belediyelerin temizlik işçileriyle her gördüğüm yerde selamlaşırım, çünkü o insanlar (ne kadar aldıklarını bilmiyorum ama belkide asgari ücretle) en az bir öğretmen bir doktor kadar kutsal bir iş yapıyorlar. Doğaya, yaşadığı çevreye ve kendisine saygısı olmayan insanların, pislettiği sokakları, caddeleri, parkları temizliyorlar..

...
Siz yere çöp atmayın. Merak etmeyin belediye işçileri işsiz kalmaz...

Oyları kullandık bir çoğumuz, Ve muhtemelen bir çoğumuz nasıl olur yine diyecek. Beni yine onlar delirticek, iyisi mi şimdiden delireyim, isteyen olursa arkadan eşlik eder.

   
Not: Bir gün, durduramayacaklar halkın çoşkun akan selini!

Share:

5.06.2015

Kitap: Kişisel Direniş Kitabı - Enver Aysever

Direnişte idim. Üç gündür belli aralıklara biraz müzik eşliğinde. Enver Aysever'in kişisel direnişlerini okudum. Bana direnişteyken en çok bu iki parça eşlik etti...

    
   
Herkesin de kişisel direnişleri vardır. Benim de henüz yazmadığım direnişlerim var.

Nefes aldığımız her an ölüme karşı direniyoruz. Sonucu kesinlikle belli, galip gelemeyeceğimiz kesin. "Savaşın kazananı olmaz" derler, doğrudur savaşta iki tarafta yenilir, insanlıkları ve vicdanlarıyla beraber. Bu galip gelemeyeceğimiz savaşın kazananı inançlı insanlar için tanrıdır. Tanrı kumar gibi o zaman, kumarda kazanan hep kasadır, inançlı insanlarda da durum aynen böyle insanlar hayatlarını kaybeder tanrı hep kazanır  Bir de nefesi kesildiğinde bile direnmeye devam edenler  var. Düşünürler, yazarlar, şairler, ressamlar, müzisyenler ...

Mesela "Ben gelmedim kavga için, benim işim sevgi için." diyen Yunus Emre, "Dönen dönsün ben dönmem yolumdan" diyen Pir Sultan Abdal, 1828'li yıllarda Aydın'da halk ihtilali yapan, Vergi yükünden bunalan halka bu vergiyi kaldırdığını ilan edip, mültezimlerin, voyvodaların ve zabitlerin halktan keyfi olarak topladıkları vergileri kaldıran, bunlarla da yetinmeyerek, ' vali-i vilayet, hademe-i devlet, Atçalı Kel Memet ' şeklinde imzaladığı fermanlarla, hükumetten serbest ticaret ve tarımın korunmasını, kanunların değiştirilmesini, daha eşit kanunlar yapılmasını ve askerliğin yeni esaslara bağlanmasını" isteyen Atçalı Kel Mehmet'in Anadolusun da. "Vatan sevgisinden maksat, toprağa değil, onun üstünde yaşayan insanlara duyulan sevgidir" diyen Namık Kemal'in, "Hak bildiğin yolda, yalnız da olsan yürüyeceksin." diyen Tevfik Fikret'in, Emperyalizme karşı direnip, halkı örgütleyip, kurtuluş savaşını kazanılmasında büyük rol oynayan Mustafa Kemal'in Türkiye'sinde direnmek bize kalan miras, Yakın tarihimiz de "Vurun ulan vurun ben kolay ölmem" diyen Ahmed Arif, "Hiç bir korkuya benzemez halkını satanın korkusu" diyen Nazım Hikmet, " Japonya'yı yiyen velet /Dünyadaki tek nedamet /İki yüzlü kahpe millet /Amerika katil katil" diye türkü yakan Aşık Mahsuni Şerif ve nicesinin topraklarında Anadolu'da yaşıyoruz.

Herkesin kişisel olarak direndiği bir şeyler mutlaka vardır. Benim için okumak bir direnme biçimi, yazmakta bir direnmek. Sevmek direnmektir. Her şeye rağmen gülebilmek direnmektir. Direnmek güzel şey, direnenler de güzel insanlar!

Bu kitapta edebiyattan sanata, siyasetten futbola, astrolojiden kişisel gelişime, güncel olaylardan aşka bir çok konuda fikirlerini de belirtirken başkaldırının, direnişin kitabını yazmış kısaca...

Share:

3.06.2015

Dünya tersine dönse nasıl olurdu?

Akşam rastgele rastladığım bir kaç resmi paylaşmak istedim. Böyle ilginç ve anlamlı resimleri paylaşmayı seviyorum. Daha önce de"Modern kültürün eleştirisi" ve "Iranlı Bir Karikatüristin Çalışmaları" adı altında birkaç resim paylaşmıştım. Google'a "¡Si el mundo fuera al revés en algunas cosas!" yazdığınızda gelen, yabancı sanatçıların çalışmaları...  
Dünya tersine dönse nasıl olurdu? 
























Share:

1 Haziran 2015 Geciken bir yazı!

Erkenden kalktım... Rutin sıradan bir sabahtı. Doğru mutfağa girdim sütsüz şekersiz bir kahve içerek güne başladım. Kendi kendime bugün bisikletle dışarıya çıkmalıyım dedim. Önceden plan yapmayı sevmem, ani kararlar veririm. 31 mayıs akşamı sosyal medyada haziran hareketinin 1 Haziranda Cumhuriyet meydanında "Gezi'den Haziran'a Sokaklar Bizim" adı altında Gezi de kaybettiklerimizi anma ve konser etkinliklerinin duyurusunu görmüştüm...



İzmir'de yaklaşık iki haftadır ulaşım aracı olarak bisiklet kullanıyorum, biraz ağrı oluyor ama bisiklet kullanmaktan müthiş bir haz duyuyorum. 15:30 gibi evden çıkmıştım. Oturduğum yerden Alsancak yaklaşık 15 km kadar, elli dakikaya vardım.Kaskımı çıkardım, tekel bayiye girdim, Dolaptan bir bira aldım, parasını ödedim. "Kolay gelsin" diyerek çıktım. Cumhuriyet meydanı ile Gündoğdu arasında bir ağaç altına oturuverdim. Sırtımı ağaca yasladım. Birayı açtım, çantamdan okumaya devam ettiğim kitabı çıkardım ve insanlar Gezi için toplanmaya başlayana kadar bira eşliğinde okudum. (Bira çabuk bitti. Zaten alkolden çok vergi alıyorlar.) Daha sonra bisiklet yolundan Cumhuriyet meydanına gittim. Herkes birbirini yıllardır tanıyor gibiydi. Harekat saati geldiğinde yürümeye başladık. Gündoğdu meydanında konuşmalar yapıldı yirmi dakika kadar. Berkin Elvan'ın annesi bir kaç şey söyledi. Konuşmalardan sonra sahneye bandista çıktı. Bir saat boyunca şarkılar söylediler. Müziklerini zaten seviyordum. Daha önce de yakından izleme fırsatım olmamıştı. Bir saat süren konser sonunda eve dönmek için hazırlıklara başladım. Uyarı ışıkları taktım. On dakika kadar dinlendim, bir on dakika da yürüdüm. Bisiklete bindiğim gibi de eve ulaştım. Evin önündeki bankta biraz oturdum, eve çıktım...

Bisiklet kullanırken kendimi iyi hissediyorum, rüzgara karşı gitmeyi seviyorum. Trafikteki araçların bisikletlilere karşı daha dikkatli olması lazım. Her yerde gidebileceğimiz bisiklet yolları yok. Bisiklet yolu olan yerde ise yayalar yürüyor. Yol üstündeki bisiklet resimlerine bakarak, normaldir burası Türkiye. Başka ne beklenir ki bisiklet yolundan bisikletler için mi?

Bir gün imkan ve olanaklarımı sağlarsam Türkiye ve Dünya'yı bisikletle gezmeyi  çok isterim...
Share:

2.06.2015

Saçmalama

Anlamıyorum... Düşünüyorum, anlam veremiyorum. Herkes çok çalışkan, çalışıyorlar... Ben tembel miyim? Tembel olmak kötü mü? İnsanlar karınlarını doyurmak için çalışmıyor mu? Hem de istemedikleri işlerde hem de onlarca saat hem de işlerini kaybetme korkusuyla birlikte çalışarak...

Sistemle ilgili ciddi sorunlarım var, sistemin de benimle sorunları var. Duygularımız karşılıklı yani platonik değilim. Sistem beni, ben de sistemi istemiyorum. Sadece para için çalışmak mantıksız geliyor. Çünkü ömrümüzü kendimiz yerine işlerimize veriyoruz. Eğer çalışıyorsam bana yorgunluk verdiği gibi para dışın da artı değerler de sunmalı yoksa yani çalıştığımız yerle birlikte bizde gelişmeliyiz. Biz aynı kalıp çalıştığımız yer gelişirse hem manevi hem de maddi sömürülmüş oluyoruz. Hizmet sektörün de çalışanız diyelim. Hizmet sektöründe çalışanların bir çoğu hafte sonu izin yapamıyor. Sadece hafta içi bir gün izn günü var. Oysa hizmet sektöründe ki çoğu işletme, iş görüşmelerinde sosyal haklarınız var diyor. Sosyal haklar vardır da sosyalleşme hakkı bariz yok. Mesela AVM'ler 08 -17, 10 - 22, 13 - 22 gibi vardiya saatleriyle çalışıyor. Hafta sonu izin yok, sosyal haklar var ama. Asgari ücrette de maaş + yol + ssk Zaman da o kadar bol tiyatro, konser istediğine git. Onlarca saat çalışıp yorulduktan sonra kim gider konsere kitap okuyacak halin kalmıyor. Bunları neden yazıyorum? Bilmiyorum. Belki de kişisel direnişimdir.

Çalışma saatleri iyileştirilmeli. Mesela beş saat olsa. İnsanlar kendilerine zaman ayırsa, kültür-sanat faaliyetleriyle ilgilense yani çalışmak sadece para kazanmak değildir. Belki biri beş saat çalıştıktan sonra, arta kalan zamanında şiddet gören kadınlar ile ilgili bir çalışma yapacak, diğeri liösemi hastaları yararına tiyatro oyunu yazacak... Toplumsal gelişme de budur. Her şey de para değildir. Kalbimiz durana, nefesimiz alışlarımız durana kadar da emekli olamıyoruz hayattan. O yüzden ciddiyetle yaşamak gerekir hayatı.

Okumayı seviyorum mesela. Kitap ile paranın ters orantılı olduğunu düşünüyorum. Okudukça paraya verdiğiniz değer azalıyor. Geleceğin dünyasında da para olmasın dinler de olmazsa değmeyin keyfime... Savaşların çoğu din ve para yüzünden çıkıyor, benim dilimde, dinimde Türkçe!

Geleceğin dünyası dedim de madem geleceğin dünyasını bizler yaratacağız, milliyetçilikte olmasın sınıflarda, sınırlarda. Hem dünya bile bölmez iken kendini sınırlarla, insanoğluna mı kaldı dünyayı bölmek koordinatlara.
 
Share:

Copyright © Bir İzmirlinin Kaleminden | Powered by Blogger
Design by SimpleWpThemes | Blogger Theme by NewBloggerThemes.com