26.01.2015

Cumhuriyet Bayramı Nedir?

İki yıl önce katıldığım Cumhuriyet bayramı kutlamasında dağıtılan "Cumhuriyet Bayramı Nedir?" başlıklı yazıyı paylaşacağım.


Hikmet Kıvılcımlı, 47 yıl önce kaleme aldığı makalesinde, bugünün Türkiye'sini anlatıyor. Türkiye 47 yıl önce şu anda içinde bulunduğu Yeni Sevr ve Ortaçağcılık tehlikesinden daha uzakta olmasına rağmen Kıvılcımlı, bilimsel öngörüsüyle bugün de Türkiye Halklarının başbelası, başdüşmanı olan iki gücünü (AB-D Emperyalistlerini, işbirlikçileri yerli parababalarını ve ortaçağcıları) tespit ederek çözüm öneriyor.

 Emperyalizme ve Ortaçağcılığa karşı halkımızı ikinci kurtuluş savaşına çağırıyor.



Cumhuriyet Bayramı Nedir?
  Bunu, bize en iyi özetleyen kişi, Cumhuriyet'in ölümsüz kurucusudur.
  Mustafa Kemal, Türkiye'nin yüzyıllardan beri iki büyük kahredici gücü, iki büyük lanetleme gücü ezdiğini haykırdığı gün, Türkiye Büyük Millet Meclisinin gönderine ilk Cumhuriyet bayrağını çekmişti.
  Bu iki kahredici, lanetleme, başbelası güç neydi?
  Mustafa Kemal'e göre; birincisi Emperyalizm, öteki Saltanat'tı.
Emperyalizm neydi?
  Batıda, serbest rekabetçi tasını tarağını toparlamış ve iç çatışmalarını, dünya ölçüsünde kangrenleştirmiş olan, tekelci kapitalizmdi.
Saltanat neydi?
  Kadim Tefeci - Bezirgân sermayenin, her türlü girişimi taşlaştırıp dondura koymuş olan derebeylik biçimiydi
  Bu iki güç birbiriyle domuz topu olmuştu. Emperyelizmin yeryüzündeki egemenliğini sağlayan yerli avadanlık, geri ve sömürge ülkelerde emperyalizmin teslim aldığı irili ufaklı saltanatlardı.
  1919 yılı, yalın savaş kılıcıyla, modern çağ derebeyliği olan emperyalizmin, yüzde yüz emrine geçirilmişti. Onun için, Anadolu içlerinde, gâvura karşı kıpırdayan başkaldırma karşısında
 ilkin sözde müslüman olan, saltanatı buldu. Emperyalizmin Papaz Fru'ları, Saltanatın Molla Necmettin'lerini parayla tuttular. Ve Anadolu topraklarına sarıklı-cübbeli kılıklarla, casus ve baltalayıcı olarak gönderdiler. Ege Cephesinde  Milli Kurtuluş Cephesinin ilk kurşunu, Yunanlıdan önce, sözde müslüman mütegallibe hacıağalarına karşı sıkılmak zorunda kalındı.
  Onun için Türkiye'de Cumhuriyet demek, Türk Milletinin bağrına oturmuş olan emperyalizmle saltanata karşı kurduğu bir savunma kalesi demektir. Bu sebepten Türkiye'nin devrimci Anayasasında, her madde üçte iki çoğunlukla değiştirilebilirdi. Ama hiçbir çoğunlukla, hiçbir zaman ve hiçbir kimsenin değiştiremeyeceği  tek madde Türkiye Devletinin bir Cumhuriyet olduğu maddesiydi.
  Cumhuriyet çağına dek Türkiye'de kurtuluş yolları çok arandı ve denendi. Dizginler saltanatın elinde kaldığı sürece debelene debelene batıldı. Ya Lale Devri gibi, halkın saltanata karşı düşmanlığıyla devrilen, bir sefahat sofrası kuruldu, ya Tanzimat gibi emperyalizme şirin görünme muskası takınılarak Abdülhamit istibdadına karıldı. Ya da Meşrutiyet'te olduğu gibi saltanatın da altı üstüne getirilip, sömürgeleşme uçurumuna yuvarlandı. O "kâr'ı kadim" saltanat kazanı, emperyalizmin ateşi üstünde kızdırıldıkça,içindeki Türk Milleti diri diri kaynatılmaktan kurtulamazdı.
  Cumhuriyet saltanat kazanını devirip, emperyalizmin ateşini Türkiye'de söndürdüğü için, bir milli kurtuluş yarattı.
  Cumhuriyet emperyalizme, yani Cihan Finans- Kapitalizmine ve Saltanata yani Osmanlı Teeci-Bezirgânlığına karşı savaşarak doğdu.
  Türkiye’de Cumhuriyet’in anlamını yücelten ve kutsallaştıran, Mustafa Kemal’in hiç hayale kapılmaksızın pek açık belirttiği, o her iki irtica cephesinde, her iki gericilik cephesinde başardığı savaştır.
  45 yıldır Türkiye’de neler olup bitti?
  Her canlı ya da cansız varlık gibi, toplumumuz da zamanla bir sıra değişikliklere uğradı. Ana çizgisiyle, yani ekonomik temel ve sos­yal sınıf yapısı bakımından geçirdiğimiz değişikliklerin anlamı ve yönü ne oldu?
  Soruya duruca karşılık bulmak için, kendi kendimize bir daha sorabiliriz: Türkiye’de Cumhuriyet, Mustafa Kemal’in ilk olarak gördüğü ve gösterdiği hedefe vardı mı? Daha kabaca söyleyelim: Tür­kiye’de Cumhuriyet, Saltanatı kökünden devirip, emperyalizmi kökünden kazıdı mı?
  Bu sorulara yuvarlacık bir EVET yahut HAYIR ile karşılık vermek kadar bozuk metafizik veya skolâstik bir düşünce ve davranış olamaz. Cumhuriyetimizin gerçekliğinde yatan diyalektik büsbütün beklenmedik, şaşırtıcı gelişmeler gösterdi.
  1- SALTANAT’ın tepesi Padişahlık ve Hilafetti. Saltanatın tabanı derebeyleşmiş Tefeci-Bezirgânlıktı. Cumhuriyet, tepedeki padişahlığı ve hilafeti kaldırdı. Tabandaki Kadim Tefeci-Bezirgân Hacıağalık ne oldu?
  Vaktiyle “irtica” denilen gericilik isyanlara, suikastlara giriştikçe ezildi. Kabuğuna çekildikçe rahat bırakıldı, hatta ayrıcalandı. Yalnız ara sıra tefeciliğe karşı resmi savaşlar açıldı. Yüzde ondan “aşırı” faizler kanunla yasaklandı.
  Oysa, politikanın etkileyemediği kanunlar vardı. Türkiye ekonomisinde Kadim Tefeci-Bezirgân Sermayenin kökünü ancak genlikli (prosper: Müreffeh) ve hızlı bir modern sanayileşme kazıyabilirdi. Geniş üretim alanımız, toprakta küçük ekici, sanayide esnaf eliyle yürütüldükçe kaçınılmaz sonuç belliydi. En ufak teşkilâtına göz yumulmayan, her kımıldanışı “ağa ağırlığı ile boğulan, bin bir devlet vergisi ve banka mükellefiyetleri altında her gün biraz daha ezilen KÜÇÜK ÜRETMENLER Tefeci-Bezirgân torbasında kekliktiler.
  O yüzden en iyi niyetli olsun veya olmasın, bütün resmî yasaklar ister istemez kitapta kaldı. Hayatta Kadim Tefeci-Bezirgân ilişkileri, şehir bankalarından güç alarak bütün hınçları ve uğursuzluklarıyla işlediler. Eski “saltanatlarını” (yeni egemenliklerini) yürüttüler ve gitgide büyülttüler.
  2- EMPERYALİZM’in tepesi -o günler- Yunan Kralı ile Türk Padişahının gölgelerine çöreklenmiş: İngiliz, Fransız, Amerikan, İtalyan vb… emperyalist silâhlı güçleriydi. Emperyalizmin Türkiye içindeki tabanı: yabancı komprador sermaye, yani bankalar ve şirketlerle onların acenteleriydi.
  Mehmetçik, Yunan Ordusu’nu baskına uğratınca Yunan Kralını, maymun ısırdı, Türk Padişahının kavuğu devrildi. Emperyalist silahlı güçler paratonersiz kaldılar. Anayurtlarındaki grevlerde, halk hareketlerinde Sovyet İhtilâlini bastırmaya vakit bulamayan emperyalizmin silâhlı güçlerini de şeytan aldı götürdü. Tabandaki modern yabancı şirketlerle acenteler ne oldular?
  Düyunu Umumîye alacaklıları “Şark İsyanlarını” ve şirketler “Gaziye suikastları” kışkırttıkça, yerli-yabancı firmalar devletleştirildi. Çoğunluğu Rum, Ermeni, Yahudi olan komprador burjuvazi “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyalarıyla sindirildi. Sermayeci tıkırına baktıkça okşanmaktan da öteye şımartıldı ve varsa yoksa biricik devlet gözdesi yapıldı.
  Bunun üzerine pek imrendiğimiz özel sermaye külahları silâhları değiştirip yerli millî şirketler kılığında “adanmış toprağına” kavuştu. Uluslararası Finans-Kapital bütünlüğü içinde bir öz ve özel parça oldu. Türk’ler “Medenî Kıyafet” takınıp “Avrupalılaştılar”. Batılı kodaman turistler ve vaktiyle Türk’e tepeden bakan kompradorlar da “Türkleştiler.”
  Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki “Cemiyeti Akvam” (Uluslar Derneği) adını alan kozmopolitlik eğilimi, İkinci Dünya Savaşı’ndaki “Birleşmiş Milletler” biçimine doğru gelmişti. NATO, CENTO, Pentagon kemerlerini cankurtaran simitleri gibi kuşandık.
  Cumhuriyetinin başlıca “hikmeti vücudu”: Birincisi, saltanatı (Türkçesi: DOĞU GERİCİLİĞİNİ), İkincisi Emperyalizmi (Türkçesi: BATI GERİCİLİĞİNİ) yok etmekti.
  1919–29 arası Türkiye’de, Kadim doğu gericiliğinin kavuğu olan saltanat devrildi. O kavuğun örttüğü asıl doğu gericiliğinin başı: Tefeci-Bezirgânlık dımdızlak parladı kaldı. O yüzden eski “irtica”, yeni “gericilik”: budanmış ağaç gibi, her zamankinden daha zor kötekli ve daha gürbüz olarak, dört bucağımıza dal budak saldı.
  1919–29 arası, Türkiye’de modern Batı gericiliğinin şapkası olan emperyalizm, silâhlı kuvvet biçimiyle önce kapıdan kovuldu. O şapkayı taşıyan eskimiş ve iler tutar yeri kalmamış komprador burjuvazi saf dışı edildi. Emperyalizm şapkasını yerli millî şirketler başlarına geçirdiler. Kapıdan kovulan yabancı sermaye: “Batıcı Demokrasi” ve “dış yardım” adı verilen Truva’nın Atıyla yurdumuza bacadan girdi. Bir de baktık, 1923 yılı Finans-Kapital şeytanının alıp götürdüğü yabancı silâhlı güçleri, aynı şeytan satamayıp geri getirdi. Ve yüzlerce üs’te yuvalandırdı.
  O nedenlerle, kırk yıllık ara geçmeden: Birinci Kuvayimilliyecilikten sonra bir İkinci Kuvayimilliyecilik gerekti.
  1919–29 yılları Birinci Millî Demokratik Devrim sosyal bir kümeye: “komprador burjuvaziye” karşı gerçekleşti. Ancak, kompradorların yerine, Türkiye’de, genlikli ve ilerici bir sanayi burjuvazisi geçemedi. “Eşsiz Örneksiz” Devletçiliğimiz sayesinde: tebdil gezen en kodaman eski kompradorlar, en kodaman, kadim Tefeci-Bezirgânlar ve en kodaman büyük toprak emlâk ağaları bankalar kubbesi altında harman edildi; hepsinden, son sistem “her mahallede bir milyoner” parolalı yerli millî FİNANS-KAPİTAL OLİGARŞİSİ yaratıldı.
  1959–69 yılları İkinci Millî Demokratik Devrim, 27 Mayıs’ın ışığı altında çim çiğ aydınlandı. Burada, nükleer başlıklı Amerikan üslerine sırtlarını dayamış bulunan Finans-Kapital Oligarşisi, Mustafa Kemal’in “EMPERYALİZM” dediği BATI GERİCİLİĞİ’dir. Burada köylerimizi inlete inlete sömürdükçe biti kanlanan tefeci hacıağalık Mustafa Kemal’in “Saltanat” dediği DOĞU GERİCİLİĞİ’dir. Her iki gericilik de, 48 yıl önce Kuvayimilliyeci atalarımızın savaş açtıkları aynı iki başlı ejderhanın bugünkü gelişimidir. İki kahredici, iki lanet olası büyük başbelâmızdır.
  Birinci Kuvayimilliyecilik: SİLÂHLI, askercil, sıcak savaştı. Bu savaşın bütün yokluklarına rağmen cephesi açıkça belirliydi. Stratejisi ve taktiği az çok genel kurallara göre basitti. Hedefi ise olağanüstü kolay anlaşılırdı.
  İkinci Kuvayimilliyecilikte, cephe ne denli baş döndürücü, strateji ve taktik ne denli karmakarışık, hedef ne denli güç anlaşılır olursa olsun, Birinci Kuvayimilliyeciliğin devrimci, kutsal, Mustafa Kemal gelenekli CUMHURİYET BAYRAĞI başımızdadır.

Hikmet Kıvılcımlı
29 Ekim 1968   

Paylaş:

19.01.2015

Hrant Dink Sırtından Vurulan Özgürlük

Katillerin milleyeti, dini, ırkı olmaz katildir onlar. Fransa'da Charlie Hebdo ve  diğerlerini öldürenlerde katildir. Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy'u öldüren, öldürmeye azmettirenler de katildir. Bosna'da Filistin'de katliamları yapanlar katildir.Katliama sessiz kalan devletler de suçludur biraz.

19 Ocak'ta ne olmuştu ? 19 Ocak'ta Ermeni asıllı Türk gazeteci Hrant Dink bir cinayete kurban gitmişti. Hrant Dink kimdi? Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeniydi. Katledilmesinin üzerinden 8 yıl geçmesine rağmen sorumluları korunmaktadır.  Birileri kendini aklayıp cinayeti eski ortağının üstüne yıkmaya çalışmaktadır. İkiside olayın sorumlularıdır demek bana yakışmaz ama ikisede adalet önünde hesap vermelidir.Nefret kusan zihniyetlerin karşısında, farklılıkların zenginlik olduğunu bilen insanlar da var coğrafyamızda, var olmayada devam edecekler.

Ermeni diye soykırım konularına gitmeyeceğim ama Ermenilere soykırım yapmadığımız konusunda kanıtlar var gibi gibi.. Asıl soykırıma uğrayanlar balkanlarda yaşayan türklerdi Araştırdığınız zaman bunu görebilirsiniz. Herkesle aynı düşünmeyebiliriz, zaten doğrusuda budur. Kimse yazdıkları, çizdikleri, ürettikleri şeyler yüzünden hedef göstermeli, öldürülmemelidir.

Fazla uzatmayacağım yazımı, Hrant Dink'in öldürülmesinden sonraki iki yılda yaşanan adalet skandalının öyküsünü, Ümit Kıvanç'ın yazıdğı, belgesel-film niteliğindeki yapımı buradan izleyebilirsiniz. Anlatıcılar arasında Zuhal Olcay, Meral Okay, Banu Güven, Mehmet Ali Alabora, Şevval Sam, Mahir Günşıray, Hale Soygazi, Halil Ergün, Derya Alabora, Taner Birsel, Bennu Yıldırımlar, Erkan Can, Serra Yılmaz, Settar Tanrıöğen bulunuyor

Redd'in Hrant Dink için yaptığı "Özgürlük Sırtından Vurulmuş" Şarkısı Hrant Dink, Uğur Mumcu, Ahmet Taner ve tüm mesleklerini yaparken hayatını kaybeden gazeteciler için...





Paylaş:

16.01.2015

Sansür Devri

Sansür her devrin olmazsa olmazıdır, çeşitli şeylerin, çeşitli yollarla kontrol altına alınmasıdır. Sansür yaratıcılığı öldürür, özgür düşüncenin düşmanıdır. Son zamanlarda sanat alanında kendini iyice göstermeye başlamıştır.

Sansür, insanlık tarihinin eski zamanlarından beri bir şekilde uygulanmaktadır. İnsanların kişisel hak ve özgürlüklerinin bilincine vardığı, düşünce ve basın özgürlüğünün kabul gördüğü toplumlarda bir baskı aracı olarak görülmekte ve kapsamı giderek daraltılmaktadır. Buradan da anlaşılabileceği gibi kişisel hak ve özgürlüklerin bilincine varamamış bir toplum olduğumuz ve sansüründe daha baskın olmasından dolayı sansür bizde hayat biçimi haline geliyor.

Bilgi en büyük güçtür. Sansürün amacı gerçekleri, bilgiyi kimse öğrenmesin ya da geç öğrensindir. Şahsi çıkarları için her şeyi yapan egemenlerin korkaklığıdır, sansür, evet egemenlerin korkaklığı. İnternet sitelerine erişim engeli de sansürdür. Bazen yasaklanan kitaplarla ortaya çıkar, bazen ise yakılan kitaplarla kendini gösterir. Bazı dönemlerde Heykeltraşın yaptığı heykel ucube olur.

Yasaklar, yayın yasakları da sansürdür. Yayınlarını geciktirirler bazen gazetelerin ve dergilerin, bazen yayından kaldırırlar gazeteleri ve dergileri. Bazen bir müzik yasaklanır yada klibi blurlanır, mozaiklenir. sanatçı hedef gösterilir bazı durumlarda, tıpkı Sabahattin Ali, Nazım Hikmet, ..., Ahmet Kaya'ya yapıldığı gibi sansür bir şekilde hayatımızda vardır. Sevdiğimiz yeşilçam filmlerinde oyuncunun içtiği sigara sansürlenir, bazen viskisi ama sansür hep vardır. küfür ya da argo herkesin hayatında vardır ama bipli izleriz.

Bu sansür bende öyle bir etki yaptı ki televizyon izleyemez oldum...


Bir süre önce Roman Polanski'nin oscar ödüllü filmi Piyanist'i  yayınlayan kanala para cezası verilmişti. Para cezası filmdeki şiddet görüntüleri için verilmiş, RTÜK'te filmi sakıncalı bulmuş...Fazıl Say'ın eserlerinin, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasından çıkarılması da bir sansürdür. 17-25 Aralık'a 4 Bakanın rüşvet iddaalarına gelen yayın yasağıda sansürdür.

Hırsıza hırsız, katile katil, ,,, yobaza yobaz diyememektir sansür...


Sansür kötüdür ama en kötüsü  de otosansürdür, kişinin kendi kendini sansürlemesidir.Medya kuruluşlarının devlet eliyle sansürlenmeden, kendi kendilerini sansürlemeleridir. Otosansür ülkemizin ve tüm sanatların en büyük düşmanıdır. Otosansürün devreye girmesin nedeni, herhangi bir makam mevki sahibi insanların gerici bir diğer tabirle yobaz oluşudur. 

Kişi, işinden kovulacağını düşünerek yazmak istediğini yazamaz. Kişi, ailesi için endişelendiğinden yazmak istediğini yazamaz. Yani kısaca kişi gericiler, yobazlar tarafından korkutulmuş, sindirilmiştir.

Biz uzun zamandır sansür devrindeyiz, Sansür bir nevi darbedir, özgürlüğe vurulan. Sansür her dönem vardı ama bu iktidar döneminde aldı başını gitti. Akp iktidarı boyunca onlarca kez belgesel, sinema, tiyatro oyununa sansür uygulandı. Onlarca kez sanat kurumlarında görevden alma, atama, zorla istifa olayı yaşandı. Onlarca kez radyo, televizyon gazete sansürü ve yasağı konuldu. Defalarca internet sitesi yasağı ve sosyal medya mecralarına yasaklar uygulandı.Sansür, sessiz kaldığımız sürece artarak devam edecek.



Ses çıkarmamak boyun eğmektir.
Sansüre hayır!







Paylaş:

9.01.2015

Biraz Müzik - Baba Zula


Dinlediğim ve sevdiğim müzikleri bloğumda paylaşıyorum. Daha önce bANDİSTA'yı önermiştim. Bu yazımda yaklaşık iki yıl önce denk geldiğim, biraz ilginç bir müzik grubu Baba Zula'yı önermeyi düşündüm.
Baba Zula 1996 yılında kurulmuş. Dondurmam Gaymak filminin müziklerini yapmışlar. Buradan grubun biyografisine ulaşabilirsiniz
Resmi siteye buradan ulaşabilirsiniz. Baba Zula














                                                                           
Eserlerini, geleneksel türk müziği aletleri, türk halk müziği usulleri ve elektronik müziğin olanaklarından yararlanarak kendi ritim ve sözleri ile yazmaktadır.Albümlerine şarkılarının isimlerini vermeyen gruplardan biridir.


Kökler albümü çok güzeldir.Neşet Ertaş'ın katkıda bulunduğu "Sevsem Öldürürler Sevmesem Öldürürler" ve Pir Sultan Abdal'ın sözleriyle bestelenmiş "Âşıkların Sözü Kalır" bu albümdeki sevdiğim parçalardan bazılarıdır. Yukarıdaki iki parça ise 2014 albümü olan "34 Oto Sanayi" albümünden parçalardır. Keyifli dinlemeler.

Paylaş:

5.01.2015

5 Ocak 2015

TBMM soruşturma komisyonu 4 eski bakan hakkında 'Yüce Divan'a hayır' kararı aldı. 
Şaşırtıcı bir haber değil. Maalesef, yurdumun insanıda şaşırmamaya alıştı.
Dink cinayeti şüphelisi emniyet müdürü oldu.
Başbakan davos'a gidecekmiş, ikinci "one minutes" seçim üstü yolda olabilir.



Bugün Berkin Elvan'ın doğum günümüş, kutlu olsun. 
16 kiloya düşürdükleri, Berkin bugün 16. yaşına toprak altında girdi.16 aydır katilleri bulunamadı.
Bugünler de kendimi "Son Ada" romanındaki Yazar karakteri gibi hissediyorum. 



Paylaş:

İzleyiciler

BlogSözlük

blog sözlük

Son Yorumlar

Google+ da takip et!

Rastgele Yazılar

Blog Listem

Follow by Email

Blogger tarafından desteklenmektedir.