22.07.2015

#Suruç'ta katliam var

Sıkıntılı günler geçiriyoruz. Bir asker şehit oldu ve Suruç'ta meydana gelen patlamada otuz-iki kişi öldü. "Ne için?" sorusunu sordum kendime. "Yüzünü bile görmediğin insanlar için ölebilmek, hem de kimse onları buna zorlamamışken," Nazım Hikmet'in Yaşamaya Dair şiirinde dediği gibi...

Irk denen kavram bildiğim kadarıyla dinlerde yok, evrimde de yok. Hangi akıllı atmış ortaya ırk kavramını,  deli olması mümkün değil. Niye öldürüyoruz birbirimizi? daha kötüsü başkasının ölümüne neden seviniyor insanlar? Bu soruların cevabını "vicdan" olarak verebilirim. Vicdanını kaybetmiş başkalarının ölümüne sevinir. Ama zaten milletimizde bir ötekileştirme mevcut. O Ermeni, bu Kürt.. İyi de hepimiz insanız. Vicdan insan olmanın gereğidir. Suruç da bomba patlamasından daha endişe verici olan bir kısım kimsenin vicdanlarına vurduğu prangalardır. 

Yanlarında küçük çocuklar için oyuncaklar vardı. Park, Kütüphane, Okul, Kültür Merkezi inşaatlarında çalışacaklardı. Belki de oradaki insanlar o çocuklar sayesinde ilk defa tiyatro izleyeceklerdi. Din denen şeyin bir grubun silahı haline dönüştürülüp, kitleler nasıl öldürülür, bunu gördük. Ölen çocukların hepsi bizim. Şehit olan asker bir daha gülemeyecek, Suruç da ölenlerde. Onlarca ailede yandı yitirdikleriyle ve bu günde acıları yarıştırmak alçaklıktır.

Sivas'ı, Maraş'ı Geziyi unutmadık, Reyhanlı ve Uludere'yi de, tarihimize bir kara lekede Suruç. Her türlü terörü lanetliyoruz demek bir şeyleri çözmeye yetmez. Uzlaşmayı öğrenmemiz gerek. Toplum olarak yeni alışkanlıklar ediniyoruz. Belirsiz aralıklarla şehit haberi almaya alıştık. Arada bir de patlamalara...Alışkanlıklarla yaşamak çok boktan. Eğer mit tırlarını o tarafa gönderirsen, Reyhanlının üstünü de tıpkı diğerleri gibi örtersen Suruç da olur, yarın öbür gün başka reyhanlı ve suruçlar da  yaşanır...


Paylaş:

19.07.2015

Çok geri kafalıyım

Tarihi eser niteliği taşıyan binaları niteliğini değiştirerek yıkarız. Yerine modern on-beş, yirmi katlı binalar dikeriz. gelişiriz. Gelişmekten tek anladığımız bina dikmek...

İnandıkları kitapta topraktan yaratıldığımız yazmasına rağmen toprağın pis olduğuna inandırdılar ev sahiplerini, diktiler binaları...Rahat rahat apartmanlarda oturmak, evine asansörle çıkmak varken eski püskü Rum evlerinde oturmak ev sahiplerine cazip gelmedi. Altı, yedi daireye kim hayır der ki...

Oturduğum ilçe çok değil, on-beş yıl önce Rumlardan kalma taş evlerle doluydu, azda olsa ahşap ve iki katlı evler vardı. Şimdi ise sokaklarında dolaşmak bile zevk vermiyor, Geliştik ama bir kültüründe içine ettik. O evler yok artık dut ağacı olan ve domates, biber, patlıcan ekilen bahçeleri de onlarla birlikte çekip gittiler. Gelecek sene için tohum saklamak da yok, o evlerle birlikte bir kültür de yok oldu. Yerlerine apartmanlar diktiler, önlerine beton döktüler, yollarına ise asfalt döktüler.

Bir gün kendimi doğaya bırakayım dedim. Başladım dağa doğru yürümeye beton yol bitti asfalt  başladı sonrada patika yol...  Neyse yürüyorum daha doğrusu yokuş çıkıyorum.. On dakika falan yürüdükten sonra Müteahhit'in biri Koca çamları kesmiş, sekiz, on binalı villalar yapmış. Neyse küfrederek yürümeye devam ettim. yirmi - yirmi beş dakika yürüdüm... Bir de ne göreyim ileride toz bulutu, tepeden kamyon geldiğini fark ettim. "Hayırdır? Yukarıda ne var?" dedim. "Taş ocağı var" dedi Taş ocağı da aşağıdaki çok büyük ağaçlık bölge ye inmiş, ağaçların bir kısmını yok etmişlerdi. Kendi kendime "Güzelim dağ elimizden gitmiş. Müteahhitler, dağın ilçeye yakın olan yerlerin ırzına geçmiş, taş ocağıda yukarıdan başlayarak ormana tecavüz etmiş.".  diye söylendim. Bu hızla gidersek yakında ağaç altında oturup okuyacağım yada içeceğim tek yer mezarlık olacak.

Geçtiğimiz günlerde Srebrenitsa ile ilgili yazmıştım. Maalesef, insanlık tarihinde soykırımları çokça görüyoruz. Keşke hiç olmamış olsalar ama keşkelerle yaşamak zorundayız. Soykırımlar, insanlık tarihinin utanç anıtlarıdır. Soykırım sadece bir ırka ya da etnik bir gruba değil, her şeye yapılabilir. Kültür de bunlardan biridir. Modernizm ve piyasacılık yani her şeyin alınır satılır olması kültüre yapılan soykırımı kolaylaştırır. Tarihi eser olarak nitelendirilen binaların devlet eliyle ya da devlet iziniyle yıkılması kültüre yapılmış bir soykırımdır. Doğanın kendi kültürü vardır. Binlerce ağacı kesip, hiç gerek yokken saray yapmak yada kuruyacağını bildiğin halde akarsulara HES yapmak kültürel soykırımdır.

Ve bütün bunlar muhafazakar geçinen ama muhafazakâr olan hepsi birbirinin devamı olan partiler zamanında oldu. Bazen düşünüyorum da "muhafazakar geçinmeyen muhafazakar olan partiler tarafından yönetilse idik nasıl olurdu? bu sorunun cevabını hiç öğrenemeyeceğim. Çünkü ülkemde muhafazakar insan yok, muhafazakar parti nasıl olsun.
Muhafazakarlık demek bu değil, bu muhafazakârlık. Kâr arttırmak ve muhafaza etmek asıl amaç, nasıl artacağının bir önemi yok. Bir dergi de okumuştum İtalya da tarihi yapılarda oturan insanlar, her yıl binanın onarımını yaptırmak zorundaymışlar, o yapıların kesinlikle zarar görmemesi gerekiyormuş. Yani belkide içinde oturan insanların bir çivi bile çakmaları yada evlerini istedikleri gibi boyamaları yasaktır. Muhafazakarlık budur.Kültür toplumların yüzlerce hatta binlerce yıllık deneyimlerinin tümüdür. Kültüre yapılan soykırım da aslında toplumun geleceğine yapılmıştır. Orhan Gökdemir bir kitabında (yanlış hatırlamıyorsan Cumhuriyetin ilk/son yüzyılı) şöyle bir şey diyordu. "Biz de muhafazakar yok tuhafazakar var." Gerçekten de istisnalar hariç bizde muhafazakarlar biraz tuhafazakar. tuhaf tuhaf huyları var...

Paylaş:

16.07.2015

Sinir olduğum şeyler! 2

1. Gösteriş olsun diye bir şeylere karşı çıkanlar. Karşı çıktığı şey hakkında hiç bir fikri olmayıp sadece sürü psikolojisine kurban gitmiş insanlar topluluğu...Biraz düşünün!

2. Sadece bir ülkenin onurlu insanlarının yaşadığı devletten hesap sorma hakkı vardır. İsterse bir tl olsun vergi kaçırıyorsan devletin ya da hükümetlerin; yolsuzluklarından, hırsızlıklarından, talanından ve sarayından hesap sorma hakkı yoktur.

3. Konuştuğum kişinin neredeyse her cümlede salak, manyak, geri zekalı gibi kelimeler kullanması...

4. Siyasi görüşlerime, görüşüm hakkında bilgisi olmayan insanların biliyormuş gibi sallaması, yorum yapması...

5. Modayı takip edip, yeni çıkan şeyleri alan, aldığı şeyleri de sanki kendisi sıfırdan yapmış gibi öven insanlar. Karşındakinin fikirlerini düşünmeden sonuna direkt "sen de al" tarzı cümle kurarlar.  Daha telefonum bozulmadı,  ilk günkü performansında çalışıyor...

6. Annem, babam karışmazken yaşam tarzıma, düşüncelerimi istedikleri gibi eleştirip, benim eleştirmeme izin vermeyen insanlar...Benim inançsızlığıma saygı göstermeyen insanlar. Çevremdeki herkesin inançlarına saygı duyarım ama sadece ahiret korkusu yüzünden ibadet eden insanları anlamıyorum. Bana karışsanız da sonuç değişmeyecek ki ben buyum. Dinlere göre değil, vicdanıma göre hareket ederim. Yanmama korkusu için bir şeyler yapıyorsanız çoktan yanmışsınız siz!
 

7. "Dedenin ismini taşıyorsun, deden bu partiliydi, kemiklerini sızlatıyorsun" gibi salakça şeyler söyleyen akrabalar. Dedemin adını taşımayı ben seçmedim. Ama yüzlerinize de söylediğim gibi siz daha babanızın verdiği partiye oy vermeye devam edin ama şunu da bilin o partiden bi cacık olmaz. Ben düzen dışı kalan sol partileri desteklemeye devam edeceğim.



Paylaş:

13.07.2015

2010-2014 Yılları arasında önerdiğim filmler...

Bu yazıyı yazacak kadar film bilgim olmasa da kendimce beğendiğim ve izlemenizi önerdiğim bir film listesi oluşturdum. Liste 2010 yılından itibaren vizyona giren yerli filmlerden oluşuyor.

Listenin birinci sırasında yer alan film Kırımlı. 2014 Aralıkta vizyona giren filmin türü aksiyon, gerilim, savaş olmasına rağmen izlerken dram unsurunun filmde bolca kullanıldığını göreceksiniz. İkinci dünya savaşında Kırım Türklerinin çektiği acıyı anlatan film, Cengiz Dağcı'nın 1956 yılında kaleme aldığı Korkunç Yıllar kitabından uyarlanmış. Murat Yıldırım'ın canlandırdığı "Sadık" karakteri ile Selma Ergenç'in canlandırdığı "Maria" karakterinin yollarının kesişmesi ile gelişen olaylar filmde anlatılıyor. O kadar kalitesiz, kötü yapımlar gördüm ki bu filmi izlerken, filmin Türk filmi olduğuna inanmakta zorluk çektim. Dekor, kostüm, oyuncu, konu ve anlatımı çok iyiydi. Bana göre sadece filmin sonu daha iyi bitirilebilirdi.


İkinci sıradaki film Kaybedenler Kulübü. 2011 yılında vizyona giren film komedi, dram tarzında. Zamanında efsane olmuş radyo programının film olmuş hali. İzlediğimde çok beğenmiştim. İzlemeden önce ne olduğunu bile bilmiyordum. Hayatın ucunda yaşayan, kendi yalnızlıklarıyla dalga geçen, sisteme baş kaldıran iki kafadarın hayatlarını anlatılıyor. Sadece oyuncu kadrosu yüzünden izlemiştim. Henüz izlemediyseniz izleyin, pişman olmazsınız.







Üçüncü sıradaki film Muhalif Başkan. 2013 yılında vizyona giren filmin türü komedi. Oyuncu kadrosunda Ferhan Şensoy ve Dost Elver'in bulunduğu filmin konusu ise Beldelerine hiç turist gitmeyen halkın belediye başkanını protesto etmesi sonucu belediye başkanın kasabada turist patlaması olacağına söz vermesi ile başlayan durum komedisi. Bir "Pardon" kadar iyi değil ama izlenir.







Dördüncü film defalarca izlediğim Entelköy Efeköy'e Karşı. Mütevazi bir ege kasabasına yerleşen bir grup ekolojik aktivist'in kasabaya yapılacak termik santrali engelleme çabaları ve bölgedeki köylüler ile aralarında geçen komik olayları anlatan güzel bir ege filmi. Toplumsal gerçekleri sıcak ve samimi şekilde anlatan, halkın bakış açısını da yansıtan başarılı bir yapım olmuş. Oyuncu kadrosunda Şahin Irmak, Emin Gürsoy, Nejat Yavaşoğulları ve çok kısada olsa Mehmet Ali Alabora'nın yer aldığı filmin yönetmenlik koltuğunda Dondurmam Gaymak filminin yönetmenliğini üstlenen Yüksel Aksu oturuyor.




Beşinci film Çalgı Çengi. Ahmet Kural ve Murat Cemcir'in baş rollerini paylaştığı film. Düğünlerde kına gecelerinde çalan Ankaralı iki teyze oğlu müzisyenin, bodrum katında bir düğün için sahne öncesi hazırlanırken yanı başlarında işlenen cinayet komik olaylar dizisini başlamasına sebep olur. İzlerken keyif aldığım film 2011 yılında vizyona girdi. İzlemediyseniz ve izlemeye karar verdiyseniz beklentinizi çok fazla arttırmayın, komik sahneleri olan güzel bir film. Filmi izleyen biri olarak (film eleştirmenleri varken puan vermek haddim olmasa da) 10 üzerinden 6 puanı hak ediyor.





Altıncı film ise Bu Son Olsun. Filmin ismi Cem Karaca'nın filmle aynı adı taşıyan şarkısından esinlenmiştir. Filmde 12 Eylül 1980 darbesi anlatılmaktadır. Ama ne sağcılar anlatılır filmde ne de solcular. Dram, komedi tarzındaki film sokaklarda yaşayan beş evsizin, sokağa çıkma yasağı ile değişen hayatlarını anlatır. Tabi sokağa çıkma yasağı olduğu için bu evsizlerde mapushaneye girerler. Bir yere kadar mapushanede keyifleri yerindedir karda kıyamette bir çatının altındadırlar, mutludurlar. Daha sonra siyasi tutuklulara yapılanları gördüklerinde yaşananlara gönülleri elvermez ve onları hapisten kaçırmak için bir plan yaparlar.İzlerken sıkılmayacağınız bir film, darbe dönemini sokakta yaşayan evsizlerin gözünden anlatan filmin oyuncu kadrosunda Engin Altan Düzyatan, Hazal Kaya, Bülent Çolak, Murat Akkoyunlu, Mustafa Uzunyılmaz, Ufuk Bayraktar gibi isimler yer alıyor.


Yedinci ve son film ise Veda. İzlemeyen varsa hemen izlesin, eksik kalmasın. Filmin yönetmeni Zülfü Livaneli. Ölümle savaşanların hikayesi... Salih Bozok'un anlatımıyla/gözünden Selanikte başlayan arkadaşlığın önce silah arkadaşlığına daha sonra cumhuriyetle beraber aynı ideallerin peşinde koşan ve dostluğun ebediyen kardeşliğe dönüşünü anlatan film... Öyle ki Atatürk öldüğünde kendi yaşamına son verecek kadar seven biri. (Bazen kendime acıyorum, hiç bir zaman böyle dostlarım olmayacak...)Veda da sadece Atatürk anlatılmıyor. Film bir dönemi aydınlatırken dostluk, sevgi, aşk, savaş, umut gibi konuları "insanlık ve insan olmak" çerçevesinde ele alıyor. Yukarıdaki filmler zevk meselesi bazıları komedi seve bazıları dram bu filmde ise biyografi, tarih, politika var. Keyifli seyirler...
Paylaş:

11.07.2015

20.yy'da Avrupa'nın ortasında bir katliam: Srebrenitsa

1995 yılında 4 yaşlarında küçücük bir çocuktum. Henüz savaşın ne olduğunu da bilmiyordum. Önüme de kağıt ve kalem bıraktıklarında benden mutlusu da olamazdı. Küçükken ne kadar çabuk mutlu olabiliyordum. Şimdi de küçük şeylerden mutlu olabiliyorum ama insan büyüdüğünde çocukken içinde sürekli olan o kelimelerle ifade etmekte zorlandığım mutluluğu kaybettiğimin farkındayım.. Büyümek çok boktan... En azından benim için öyle. Öğrenmeye başladığında geçmişi, tarihi bir şeyleri anlamaya başlıyorsun. Öyle ders kitaplarını ya da okulu demiyorum. Ders kitaplarındaki özetleri de geçiyorum. Çünkü okullarda tarih karşılaştırmalı olarak verilmiyor ve aldığımız bilgi yarım oluyor. Karşılaştırmalı olarak tarih okumaya başladığında ilk öğrendiğin şey; "savaşın kazananı olmaz"  sözünü destekliyor. Genel olarak dünya tarihinin savaş, kan, gözyaşı ve katliamlar yazdığını görüyorsun. Barış'ı ararken bulduğun tek şey Savaşlarda maddi ve manevi olarak tükenmek üzere olan tarafların, savaşa katılmayan ülkelerin birinin hakemliğinde imzaladıkları anlaşmalarla onayladıkları mola olarak tarif edebilirim.


Okuduğum kadarıyla Srebrenitsa'ya savaş diyemiyorum. Yugoslavya iç savaşından sonra Yugoslavya!nın dağılmasıyla devam eden süreç sonunda aynı topraklarda kurulan devletlere ( Bosna-Hersek, Hırvatistan, Slovenya ,Makedonya, Sırbistan, Karadağ ,Kosova) yerini bıraktı. Hemen akabinde üç yıldan fazla süren Bosna savaşı patlak verdi, savaşın sonlarına doğru ise Srebrenitsa katliamı gerçekleşti. Srebrenitsa farklı hemen değineyim. Birleşmiş Milletler Srebrenitsa'yı güvenli bölge ilan edip, bölgeye dört yüz silahlı Hollanda barış gücü sevk etti. Boşnakların silahları toplandı. Bu silahlı barış gücünün varlığı Boşnaklardan çok Sırplara yaradı. Barış gücü gelmese belki Boşnakların ellerindeki silahlar toplanmayacak ve Sırplara karşı kendilerini savunabilme şansları olacaktı. Birleşmiş Milletlerin yaptığı ise koyun sürüsünün içinden çoban köpeklerini çekip, kutlları ve çakalları sürünün içine salmaktan başka bir şey değil. Bosna da ki barış gücü komutanı,.Hollandalı generalden aldığı emir doğrultusunda askerleri ile birlikte bölgeyi ter etti. Şehrin güvenliğinden sorumlu olan Silahlı Hollanda barış gücü şehri içindeki yirmi-beş-bin kişile Sırplara teslim etti. Daha sonra Sırp generalin Hollandalı komutuna hediye verdiği görüntü ortaya çıktı. Bir hafta süren katliam, İkinci dünya savaşından sonra insanlığa yapılan en büyük suç olarak tarih kan ve gözyaşı yazan sayfalarında yerini aldı Lahey Adalet Divanı bir hafta süren katliamın "soykırım" olduğunu kabul etti. Ancak Sırbistan'ı soykırımdan sorumlu tutulamayacağına karar verdi.



Şimdi Srebrenitsa hakkında düşündüklerimi yazıyorum kısa bir şekilde. 

Önceden hazırlıkları yapılmış tiyatro oyunu gibi bir kıyım.Hem de yirminci yüzyıl avrupasının ortasında hem de avrupa devletlerinin, hatta dünyanın seyirci kaldığı ,belkide bazılarının oyun bittiğinde ayağı kalkıp, önlerini ilikleyip alkışladığı bir oyun olduğunu düşünüyorum. İlkelerim gereği, Nato ve Birleşmiş Milletler gibi örgütlere güçlü devletlerin (Abd de olabilir, Rusya da Çin de Türkiye bile yayılmacılık politikası uygulayıp bir yerleri sömürse Türkiye'ye de karşı olurum.) yayılmacılığı  ile birlikte karşıyım. Birleşmiş Milletler, Nato küresel güçler dünya üzerindeki savaşları, terörü, açlığı sonlandırabilir. Eğer bugün hala terör açlık, savaş varsa bunun nedeni Birleşmiş Milletler ve Nato'nun kendi çıkarlarını düşünen küresel ve sömürgeci terör örgütü olduğunu gösterir. Eğer öyle olmasa Amerika petrol ve değerli madenlerin olduğu yere demokrasi götürmezdi. Ya da bu gün Afrika halkları dünya üzerindeki neredeyse bütün altın madenlerinin üstünde yaşarken açlıktan ölmezdi.

Şunu unutmayalım ki Einstein'ın dediği gibi "Dünya yaşamak için tehlikeli bir yer; kötülük yapanlar yüzünden de değil dünyayı kötü yapan şeyin nedeni. Durup seyreden ve onlara ses çıkarmayanlar yüzünden dünya kötü bir yer." Bir de Srebrenitsa'da ki gibi vahşetin çığlıklarını duymayan insanlar yüzünden.
...

İnsan olmanın gereği yeryüzündeki tüm canlılara yapılan zulme ve haksızlığa ses çıkarmayı gerektirir, yalnız olsan bile..
Srebrenitsa'yı unutmadık! 




Paylaş:

10.07.2015

Sinir olduğum şeyler!

1. Çok konuşan insan, özellikle de aynı şeyi defalarca soran/söyleyen kişiler. Biraz çok bilmiş olurlar, öz güvenleri tavanı delmiştir. Bilinmeyen o kadar çok şey varken, her şeyi bildiğini sanan insanlardır. Sevmesem de çevremde çokça bulunmaktadır. "Keçinin sevmediği ot burnunun dibinde bitermiş" ne de olsa.


2. "Kendisinin eli ayağı tutarken başkasına işini ya da isteğini yaptıran insanlar, ve kendini kullandıran insanlar." başkasına kendi işini/isteğini yaptıran  tiptir, karşısındakini düşünmez, genelde tek çocuktur, hamurunda bencillik vardır, kendini beğenmişin tekidir. kendini kullandıran insanlar ise pasif kalmıştır, sesini çıkarmazlar. değişik modelleri de vardır. Karşısındakini kırmak istemediği için isteğini yerine getiren tipleri de var.


3."Yolda yürürken sağa sola çöp atan insanlar ve tüküren hatta balgam atan gibi üst modelleri de olan insan tipleri" Çok tiksinirim. çöp atana çöpünü almasını söylesem de tüküren yada balgam atan insanla diyaloğa bile girmek istemem.


4. "Okurken ya da çalışırken kapı zilinin, telefonun çalması. Bir şeylerle uğraşırken birinin soru sorması." Kendime okuma ve çalışma saati koymama neden olan olaydır.


5."Gürültü."Son zamanlarda tam da okumak için ayarladığım zaman diliminde mobiletle geçen şahıs ve de arabasına ses sistemi döşemiş gecenin yarısı evimin önünden yüksek sesli müzik diyemeyeceğim gürültü ile geçen düşüncesiz insan.


6. "Arabanın dikiz aynasını sadece makyaj için kullanan kadın sürücüler ve de trafikte kadın sürücüleri sıkıştıran öküzler." Bu gruba bir de seyir halindeki bisikletlilerin dibinden geçen otomobil sürücülerin ekleyebilirim. Biraz saygı lütfen. Değerli motorlu taşıt sürücüleri; bisikletlerin yanından geçerken aranızda 1.5 m mesafe bırakın. Canavar olmayın, insan olun. Türkiye de yeterince trafik canavarı var. Trafiğinde canavarını yaratan tek ülke de bizden başkası olamaz.


7. "Anadili Türkçe olan insanların konuşurken Türkçe kurduğu cümlenin ortalarına doğru İngilizce kelimeler kullanması finali de Türkçe olarak yapan insanlar." Ya Türkçe konuşun ya İngilizce..



8 "Dünya da cennetten bir köşe deyip fotoğraf çektiren insanlar." Bunu diyenler genelde büyük şehirlerde yüksek binalarda oturan ve çalışan insanlar .Elbette ki çok güzel yerler vardır bu gezegende ama cennet yaşamaktır. Gerisini kimse bilmiyor. Bir zamanlar yüksek binaların olduğu yerlerde belkide önceden cennetten bir köşeydi. Cenneti yani yaşamı cehenneme yani yaşanmazlığa çeviren belki de insanoğlunun ta kendisiydi. Misal Artvin Cerattepe dünyanın yüz doğal ormanından biri. Milletin a..na koyan holding patronu ormanlarında a..na koymakta ısrarlı. Bölgede yapılması planlanan madencilik faaliyeti yüzünden 1.7 milyon ağaç yok olacak. Artvin'in su kaynakların büyük bölümü de bu bölgeden sağlanıyormuş. İçme suları da tehlikede. Esnaf kepenk kapatmış diğer vatandaşlarla birlikte çevrecilere desteğe gitmiş. Eğer bu şirket ormanın ve Artvin'in içme suyunu a..na koyarsa cennetten bir köşe cehennemden bir köşe olacak. Yukarıda da dediğim gibi "Cenneti yani yaşamı cehenneme yani yaşanmazlığa çeviren belki de insanoğlunun ta kendisiydi."



9 "Dünyada iken, hayatta iken acı çekiyoruz deyip, her şeyin cennet denilen yerde güzel olacağına inanan insanlar". Tamam her şey cennet denilen yerde de güzel olsun. Ama burada niye acı çekiyoruz, burada da güzel olsun. Hem tanrı ile sözleşme mi yaptın cennete gireceğine dair. Niye yaptığın her şeyi ahiret denen şey için yapıyorsun Orada bolluk olsun hepiniz de zengin olun. Yanınızdan altın akan nehir geçsin. Ama burada niye yoksulluk çekiyorsun ve haline şükrediyorsun. Yukarıda da dediğim gibi yaşam cennettir. Dünyayı cennete de çevirmek elimizde cehenneme de ama ne olacaksa eşit olsun. Başkalarının cehennemi bizim cennetimiz olmasın. Bizim cehennemimiz de başkalarına cennet olmasın. Ya bu dünyada yaşasın herkes cenneti ya da hiç var olmasın cennet denen şey.





 
Paylaş:

6.07.2015

Türkiye'de Milliyetçilik

Milliyetçilik denince aklıma milli olan geliyor. Kendi ürettiklerini tüketmek ve ihraç etmek. Ülkücü kardeşim, öküzden samana, gübre, pamuk, tütün, incir, üzüm zeytin, sebze ve meyve, canlı hayvan, su ürünleri, hayvansal ürünler ve gittikçe uzayan bir liste, bu saydıklarım dünya konumu itibarı ile yaşadığımız ülkenin verimli topraklarında üretilebilen ancak siyasilerin yanlış kararları sonucunda çiftçiliğin bitirilmesi operasyonları sonucu diğer ülkelerden ithal ettiğimiz ürünlerdir.Eğer yaşadığın doğaya, parklarına, tarihi eserlerine sahip çıkmıyor isen, Yırca'da altı bin zeytin ağacı kesildiğinde sesini çıkarmadı isen milliyetçi değilsin. Senin yaşadığın ülkenin topraklarına nükleerler, derelerine hesler kurulurken ve dünya Çernobil'in doğaya ve üstündeki canlılara verdiği zararı gördükten sonra çağımızın dışında kalmış ve daha pahalı yöntemlerle doğanın yok olmasına sesini çıkarmıyorsan milliyetçi değilsin. Yabancıların teknolojik ürünlerini kullanıp, ülkemizde neden yerli teknoloji ürünleri üretilmediğini, yerli teknoloji sanayimizin gelişmesi için çalışmıyorsan milliyetçi değilsin, iphone'lu milliyetçi mi olur. Şu yazdığım satırlardan bile milliyetçi olmadığımız anlaşılırken, milliyetçileri temsil eden partinin anti-milli olması da normaldir.

Hani zamanında dönemin başbakanı "hem laik hem müslüman olunmaz, ya laik olacaksın ya müslüman" gibi bir şeyler konuşmuştu ya.Gökten inen kitaplara inanan biri olmasam da islami esaslara göre de hem milliyetçi hem müslüman olunmaz. Milliyetçilerin hangi dini yaşadığını merak ediyorum. Müslümanların peygamberi bile "milliyetçilik davası güden bizden değildir" diye söylemiş olduğu rivayet edilen sözü var. Ya milliyetçi olacaksın ya müslüman...

A. Einstein milliyetçiliği bir çocukluk hastalığı olarak tanımlamış ve kendisini milliyetçi olarak tanımlayanlar için "eğer bir adam bir marşa ayak uydurup, emir altında neşe içinde yürüyebiliyorsa, benim gözümde beş para etmez.kendilerine bir omurilik yetebilecekken, yanlışlıkla kocaman bir beyin sahibi olmuş insanlardır " diye kelimelerine devam etmiş. Doğruluk payı olduğunun kanıtları da vardır mesela "vur de vuralım, öl de ölelim" gibi.

Bu ülke milliyetçilik adı altında çok şeyler görmüş.Yakın tarihimizle yüzleşmek önemli, yüzleşmezsek gerçeklere ulaşamayız. Bu ülkenin anti-emperyalist gençleri 6. Filoya ve amerikan askerlerine sokakları dar ettiği günlerde, araçlarla Anadolu’nun dört bir tarafından taşınan dinci-ülkücü komandolar, Dolmabahçe’de demirli 6. Filo’ya ait bir gemiyi “kıble” yapıp namaz kıldılar.


Bu satırları niye yazma gereği duydum onuda şöyle açıklayayım. Doğu türkistan'da yaşanan katliamdan dolayı, Çin lokantasına saldıran, Çinli turist diye koreli turistlere saldıran(Çinli olması bu davranışı haklı çıkarmaz), mao maketini asan, yakan ülkücüler için yazdım. Niye nato'yu, abd'yi kısaca emperyalistleri bu ülkeden kovmak için mücadele etmiyorsunuz. Mao maketini asarken çekilen görüntüleri çin malı bir teknoloji ürünüyle çekildi büyük ihtimalle, neden biz kamera üretemiyoruz diye sormuyorsunuz. Ve bugün yaşanan katliamdan neden yetmişli yılların ortalarında ölen Mao'yu sorumlu tutuyorsunuz. Geçmişteki olaylar için tabii ki sorumlu tutulabilir ama bugün için sorumlu tutmak olmaz. Bu gün Doğu Türkistan'da yaşananlara herkes tepki göstermeli. İsterdim ki, katledilenler Türk olduğu için değil insan oldukları için tepki gösterilsin. Ve sadece Doğu Türkistan için de değil dünyanın her tarafındaki katliamlar için. Milliyetçilik böyle bir şey mi ülkücü kardeşim katledilen Türk ya da müslüman değilse ses çıkarman gerekmez değil mi?

Maocu yada başka bir şeyci değilim. Sadece iyi bir birey olmaya çalışan değişik düşüncelere, inançlara sahip biriyim. Mao uzun yürüyüş sırasında mola verdiği yoksul bir Çin köyünde yanına gelip derdini anlatan Çin köylüsüne, sizi anlıyorum; ama yıkılmamalısınız. Büyük Türk devrimci Mustafa Kemal Atatürk'ün de dediği gibi "Köylü milletin efendisidir' diyerek Atatürk'e hayranlığını ifade ederek, Mustafa Kemal'in sözleriyle köylüsüne umut vermiştir. Ve bir yerde "Bizden önce emperyalizme karşı koyan yüce Türk milleti ve onun ebedi liderine saygılarımı arz ederim, unutulmasın ki milletimizin hamuru bin yıllar öncesinden karşılıklı dostluk ve sevgiyle" diyordu Türkiye'ye...


Düşünce olarak milliyetçiliğin her türlüsüne karşıyım. Dünya, üzerinde yaşayan her canlının ortak malıdır. Her canlının yaşama hakkı vardır. Her ne kadar sürç-i lisan ettiysem affola.








Paylaş:

3.07.2015

Sevgi Üzerine

Sevgi masum bir duygudur. Ve çok basittir. Basit şeylerin kendine has ayrı bir güzelliği vardır. Sevgi, değer vermeyi bilmektir. Tüm canlıların yaşama hakkını kabul etmek, yaşamaktan, varolmaktan, birlikte olmaktan mutlu olmaktır. Eşitliğin benimsenmesi, ayrımcılıkların hayattan aforoz edilmesidir. İnsan olmaktır, insanca yaşamayı bilmek.

Hoşgörü, acımak, bağımlılık sevgi ile karıştırılmamalıdır. Acımak, acıdığın canlıdan üstün olduğunu kabul etmektir. Hoşgörü istemediğin, sevmediğin halde katlanmaktır Bağımlılık, ihtiyaçların, gereksinimlerin karşılanmasıdır. Bu kavramların sevgiyle alakası da yoktur.

Sevgi hakkında binlerce, belki de yüz binlerce söz söylenmiştir bu güne dek. Mevlana "Şah bile sevgiye köledir.", Spinoza "Kalpler silahla değil, sevgi ile yenilirler." ve "En büyük devrim, sevgidir." demiş, dünyanın büyük devrimcilerinden Che Guevara. Yalan da değildir bu sözler, hangi şah sevgiye hükmedebilir, hangi silah yenebilir sevgiyi? Devrimler kanlı olsa da eşit, adaletli, insanca yaşama düşüncesini sevmeden yapılabilir mi? Bir yerde "Bir devrimin ilk onbeş yılına kimse kefil olamaz. Orada kan ve gözyaşı vardır..." diye okumuştum. Öyledir bence de.

Sevgi kolay kazanılmaz. Zorla birini sevemezsiniz. Saygı gibi de değildir. Çünkü saygıyı yasalarla sağlayabilirsiniz. Yasalar sevgi karşısında acizdir. Kolay kazanılmayan sevgiyi, çok kolay kovabiliriz hayatımızdan, yerine çok çabuk koyarız  parayı, üstün olma arzusunu, sevgi kadar da kolay kovamayız hayatımıza yerleşen üstün olma arzusu ve parayı. Her şey para içindir artık. daha çok kazanmak için yaşarız, çalışırız, birbirimizi ezer, aldatır, savaşır, öldürürüz. Sevginin olmazsa nefret yükselişe geçer. Hayatımıza yerleşen para, ve üstün olma arzusu nefretin kalplerimizi sarmasını sağlamıştır.

Hiç bir şeyiniz yoktur hayatınızda, sevgi yoksa....
Kalplerinizden sevgi eksik olmasın. Hep sevgiyle kalın.
Paylaş:

1.07.2015

Kapitalizm kendini anlatıyor.


Benim silahlarımdan biri dindir. Dinleri ve din adamlarını çıkarlarım doğrultusunda ayarladım. Tanrıyı modifiye edip, kurtarıcıların üstünde de rötuşarda bulundum. Kölelerime bunun doğru olduğunu buna iman etmelerini söyledim, televizyonlarda beyinlerini yıkayarak. Öldüklerinde cennet vaat ettim huriler ile birlikte. onlara burada  cehennemi yaşattım. Onlar çalıştı, ben zenginleştim güçlendim. onları ise çalışarak fakirleşmelerini sağladım. Din ile onları kontrolümde tuttum, sorgulamalarını engelledim.

Ben dünyadaki kaynaklarının yüzde seksenini dünya nüfusunun yüzde yirmisine verirken, kaynakların yüzde yirmisini de dünya nüfusunun yüzde seksenine bıraktım. Sizinle de tanıştığıma memnun oldum, en yeni kölelelerimden birisin, çalışarak özgürleşebilirsin. Afrika'nın zenginliğine el koydum. Dünya üzerindeki altın rezervlerinin yüzde doksanı Afrika'da iken sadece dört tane Afrikalı milyarder yarattım ve Afrikayı açlığa terk ettim.

Öyle kötüyüm ki zayıf ülkelere hastalık satar, utanmam bir de tedavisini iki, üç beş katına satarım. Dünyada altı yüz milyondan fazla obez ve sayısı bir buçuk milyarı geçen aç insan olmasını sağladım. çok yaşayayım.


Bir aralar Marx diye bir vardı, Karl Marx bu adam taktı bana Engels ile birlikte. Bunlar utanmazlar, benim hakkımda dedikodu yaparlardı. Marx benim için "gölgesini satamadığı ağacı keser" demiş. Öyle tabi artık 2000'li yıllardayız gölgesini satamadığım ağacı avm yaparım. Bu marx'ın bir de damadı vardı Paul, Paul Lafargue o da tembellik hakkı diye kitap yazdı, ben özgürleşmek için çalışın derken o "Çalışma her türlü entelektüel yozlaşmanın, organik deformasyonun nedenidir...Çağımızın çalışma yüzyılı olduğu söyleniyor; aslında acının, sefaletin ve çürümenin yüzyılı." diyerek kölelerimin aklını çelmeye çalıştı ama ben en güçlüyüm. Başka düzene izin vermem ekim devrimiyle kurulan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğini ben yıktım. Yüz yıl yaşamasına bile izin vermedim.


Hepinizi bağımlı yaptım. Sizleri zavallı, acınası tüketim bağımlıları haline getirdim. Öyle ki yeni çıkacak bir iphone alabilmek için böbreğinizi bile satarsınız. Babanız ölüm döşeğindeyken babanız için üzüleceğinize, miras yüzünden birbiriniz ile kavga etmenizi sağladım ve bunu keyifle izledim.

Ben sizi özgür bırakmam, düşüncelerinize sansür uygularım, sansürü delerseniz, en sonunda kendi ellerinizle kurduğunuz devletin güvenlik güçleri tarafından öldürürüm. Sizi devlete ödediğiniz vergilerle alınan silah ve cephane ile öldürürüm.

Benden kötüsünün olmadığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Ben parayı severim. O dünyaya sahip olmak için kan döker, savaşır, sömürür yapamayacağı şey yoktur onun. O emperyalizm.
Paylaş:

26.06.2015

Neden blog yazmaya başladım?

Mim olayına girmeye hiç niyetim yoktu. Berkay tarafından mimlendiğimi görünce ve Mim de güzel olunca dayanamadım, yazmaya karar verdim.

Blog yazmak ertelediğim bir uğraştı. Klavye, kalem kadar haz vermese de sonunda blog sitemi açtım. Neden blog yazmaya başladım? Şimdiye kadar hiç düşünmemiştim. Düşüncelerimi yazıyorum, benim meditasyonum yazmak.Yazıya geçmiş düşüncenin değeri vardır. İçime atmıyorum, blog'a atıyorum düşüncelerimi. Rahatlamak için yazıyorum. Blog yazmak iyidir. Çalışmak özgürleştirir mi? bilmiyorum ama "yazmak özgürlüktür" bu yüzden yazıyorum... Bir yerde okumuştum "Kişisel çıkar bulunmadığında; iyi yazılır, iyi düşünülür" diyordu ismini unuttuğum bir Fransız yazar. Bence doğru demiş. Bizde de "Söz uçar, yazı kalır" diye bir söz var. Biraz da bu söz yüzünden yazıyor olabilirim...

Ben yazmaya başlamaya karar verdiğimde okunacağımı, yorum alacağımı düşünmezdim. Benim tarzımda yazan az blogger olduğunu farkındayım. Bazen sevdiğim müzik gruplarını yayınlıyorum. Bazen etkilendiğim bir kitap yada kitaplardan altını çizdiğim satırlar. Düşüncelerimi de paylaşıyorum, saçmaladığımı düşündüğünüz yazılarda. Dünyadan ilginç, eleştirel sanat çalışmaları da paylaşıyorum arada. Copyleft müzik ve video paylaşımları da. Sesinizi duyura biliyorsunuz. Yazdıklarını okuyanlar oluyor. Görüşlerinize katılanlar, karşı çıkanlar da oluyor. Yorumlarla iletişim sağlıyorsunuz okuyucu ile. İnteraktif bir ortam yani. Kişisel blog yazarlarının sayısı artmasını dilerim.

Blog yazmak değişik bir şey tam anlamıyla özgürsünüz, istediğinizi yazabilirsiniz. Kişisel blog yazarlarının pusulası bazen duyguları olur bazen ise düşünceleri olur. Yazı yazmak kendimi özgür hissettiğim tek alan. Henüz harflere prangalar vurulmadı. Harfler prangasız ve kelimeler esir düşmemişken yazmak lazım. Keşkeler kadar illet bir şey yoktur. İleride keşke dememek için yazıyorum.

Geriye dönüp yazılarıma baktığımda, farklı şeyler okudukça düşüncelerimin değiştiğini fark ettim. Mesela, üç ay önce yazdığım bir yazımdaki düşüncelerimle, bugün o yazı hakkındaki düşüncelerim farklı. Bugünkü ben, üç ay önceki beni fazla milliyetçi, ön yargılı ve haksız buldu. Üç ay önceki ben de bugünkü bana "Sen nasıl böyle bir adam oldu seni ne değiştirdi?" dedi.  Bugünkü ben "Farklı farklı, birbirine zıt kitaplar, makaleler okumaya çalışıyorum. Farklı düşünceler iyidir..." dedi üç ay önceki bana...

Düzgün bir şeyler yazayım diyorum. Hayatta her şey birbiriyle ilintili olduğunu görüyorum. Hayatımda nedense her sorunun nedeni, sorunları çözmek yerine, sorunlarla yaşamanın daha iyi olduğunu söyleyen, sadece kendilerini ve çıkarlarını düşünen insanlar. Her yazımda bazen isteyerek ama çoğunlukla istemeden toplumsal bir konuyu yazarken buluyorum kendimi. Yazmaya başladığımda her şey spontane gelişiyor.

Tüketmek kolaydır da üretmek tüketmek kadar kolay değil. Yazı yazmanın da kolay bir eylem olmadığını, yazmaya başladığında anlıyorsunuz. Blog yazmayı içinden gelen şeyleri dünyaya sunmak olarak tanımlayabilirim. Yazıların çoğu spontane gelişir. Spontane gelişen yazılarda ayrı güzellik vardır. Blog yazmaya başladığınızda bilmediğiniz bir çok şeyi de öğrenirsiniz. Blog yazmak kişiyi kendisiyle tanıştırır. Severek yaparsanız ve manevi hazzı yüksek bir eylemdir yazmak. Her ne kadar yazan insanı sevmeseler de.
Paylaş:

24.06.2015

Şairlerimizden Nâzım Şiirleri

Nazım Hikmet Kültür Merkezi ve Konak Belediyesi desteğiyle düzenlenecek olan "Şairlerimizden Nâzım Şiirleri" etkinliği 30 Haziran Salı günü, saat: 20:00'da Alsancak Vapur İskelesi Önünde gerçekleşecek.

Konuklar ise Şöyle

Açılış Konuşması: Ataol Behramoğlu
Şiirler: Cevdet Yüceer, Eren Aysan, Fergun Özelli, Hidayet Karakuş, Muzaffer Kale, Namık Kuyumcu, Onur Akyıl, Orhan Aydın, Tuğrul Keskin, Uluer Aydoğdu, Veysel Çolak
Sunum: Bekir Yurdakul, İffet Diler

Konser: Nejat Yavaşoğulları (BULUTSUZLUK ÖZLEMİ), Bandosol
Paylaş:

23.06.2015

Özgür Ruh

Ülke olarak belki özgür olmayabiliriz. Bunun çok kötü bir durum olduğunun farkında olan, ruhu özgür insanların var olduğunu da biliyorum. Bağımsız olduğumuzu savunabilecek çok az kişi vardır. Bunları neden yazıyorum onu da bilmiyorum.

"Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir" diyen Mustafa Kemal'in kurduğu Cumuhuriyet'ten eser kalmadı. Bir kere Laik değiliz. Bu on üç yıllık bir süreçte değildi üstelik. Seksen darbesinden bu yana. Bir elde kuran, bir elde bayrak belki de laikliği bitiren darbedir. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın olduğu bir ülke'ye de laik demek aptallık olur. Düşünmek lazım bunları...

Laiklik bitti de bağımsızlık kalır mı? En ucuz şeyin insan hayatı olduğu yıllardır değişmedi güzel ülkem Türkiye'de. Kore'ye, savaşa asker yollamış bir neslin torunlarıyız. Bundan utanmamız gerek. Yakın tarihimizle yüzleşmek gerek. Yüzleşmediğimiz zaman aynı hataları tekrar tekrar yaparız. Nato'ya girmenin bedelini de Kore'de fazlasıyla ödedik. Tarih de dönemi, o dönemin şartlarına göre değerlendirmek esastır. Nato'ya girmek o dönem için gereklilik diyenler olabilir. 1952 yılında 12 ülkenin imzasıyla Nato'ya girdik. Nato bize girdi desek daha doğru olur. 1954 yılından itibaren Amerika'nın Nato çatısı altında Türkiye sınırları içinde üs kurmasına, asker bulundurmasına izin verilmiştir. 1960 yıllarda bu üslerin sayısı 100'ü geçmiştir. 1922 yılında Kurtuluş Savaşı ile kovduğumuz emperyalizm, Türkiye'yi yeniden sarmıştır. Kanımızla kazandığımız özgürlüğümüzü, imzalarla kaybettiğimizin kanıtıdır.

Neyin özgürlüğünden bahsediyorum ki ben. Vatan toprakları, Amerika ve Nato işgali altındayken neyin özgürlüğü.  Tek parti döneminde aynı insanlar tarafından yönetildik ama çok partili siyasi hayatın en boktan tarafı da hep aynı insanlar tarafından yönetilmemiz olmalı. Fikret Kızılok'un "Süleyman hep başbakan" diye şarkı yapması boşuna değil. Çok partili siyasi dönemde hep aynı zihniyet tarafından yönetildik. İnsandan çok paraya değer verenler tarafından.

Bu kadar yazdım. Özgür olduğumuz şeylerde var. Kartopu oynarken ölme özgürlüğü başka ülkelerde yok. Devlete rağmen parklarını, yeşilini korurken ölme hürriyeti belki de hiç bir ülkede yoktur. HES'leri protesto ederken mapus damlarına düşme de bir hürriyet değil mi?. Laik, Bilimsel, Parasız eğitim isterken darp edilip tutuklanmak da bir çeşit hürriyet. Öldürülmekte eşitiz, özgürüz.

Bence düzeni değiştirmek lazım. Saltanata son vermek esas olmalı. akp,chp,mhp,hdp al birini vur ötekine. Hepsi aynı yolun yolcusu. Chp'de zaten 81-92 arası kapalı kaldı. Açıldıktan sonra da başarılı olamadı. Chp'ye sol dersen meclis dışındaki sol partilere hakaret etmiş olurum. Chp şuan da bana göre çıkarcı bir parti oy arttırmak için kırmızı çizgilerini beyaza boyayabilir. Tek sloganı da "oylar bölünmesin" oldu. Oylar bölünmesin diyerek koltuklarından kalkmadılar...

Ne diyebilirim ki daha. 
Yaşasın düzen dışı sol.

Tutsak bir ülke olsak da ruhu özgür olan çokça insan olduğunu bilmek umut verici doğrusu. 
Bu şarkıda tüm özgür ruhlu dostlara gelsin...

Ölünce parçalanmaz ki 
Bendeki özgür ruh 


Paylaş:

22.06.2015

Blog Yazarları İçin Onların Öyküsü Projesi

Mustafa Sönmez arkadaşımız Onların Öyküsü Projesi adı altında blog yazarları için güzel bir proje yapmış. Bir çoğunuzun haberi vardır. 1 Temmuz 2015 katılım için son tarih.. Bu e kitap da yazılarının bulunmasını isteyen arkadaşlar aşağıdaki yazıyı okusun...



Blog - Onların Öyküsü   

Kitap kapağı yüksek çözünürlükte. Büyüterek bakabilirsiniz.
İçeriğin dizgisini yapıyorum. 
Projeyi ayrı bir yayın olarak blogunuzda yayınlamanızı rica ediyorum.
Daha fazla blog yazarının katılımı ile sağlam bir çalışma ortaya çıkarabiliriz.
Yazıları elenmeden, eklenecek.
Yazılar, ms.snmz@gmail.com adresine gönderilecek. Yazıları gerekirse diğer yazarlarla Google Drive üzerinde paylaşabiliriz.
Ayrıca yazılar için yazım yanlışı taraması yapacak yardımcı arkadaşlar da lazım. 



Katılım:

Proje için blog yazarları 2 yazı ile katılabilirler (deneme, öykü, yaşama dair yazılar olabilir)
Türkçe yazım kurallarına dikkat edilmesi gerekli.
Blog adresinizi, ad soyadınızı, blog sloganınızı da yazmayı unutmayın
Yazılar: ms.snmz@gmail.com adresine gönderin
Düz yazılar bir A4'ü dolduracak kadar olmalı. Ya da 1 Word sayfası kadar olmalı. Yazıları, Word ya da metin belgesi içinde ek olarak gönderin. Çok kısa olmamalı...
Yazı gönderen yazarlar, diğer yazıları da Google Drive üzerinden görebileckeler.
Katılım için son gün 1 Temmuz 2015
Sonrasında gönderilen içerik dijital kitap biçiminde Google Play'de daha sonra da düz yazı olarak Wattpad'de yayınlanacak.

Paylaş:

Futbol

Futbolu çok severim. Çocukluğum sokakta top peşinde koşarak geçti. Dizlerim hep yara içindeydi. Belki de doksanlı yıllarda doğanlar olarak bizler, sokakta oyun oynayarak büyüyen son nesiliz.

Lise yıllarından beri bir takım tutmuyorum. ailemin çoğunluğu Fenerbahçeli.

Babam Fenerbahçeli olsa da rakip takımdaki iyi oynayan Futbolcuları destekler, iyi oynayan sporcuları. Lefter gibi mesela, Metin Oktay, Baba Hakkı, Metin Kurt.. dedemden, babamdan öğrendiğim sporculardır.

Benim desteklediğim bir isim de Bilic idi. "Futbol sosyalist bir oyundur" dediğinde benden artıları topladı.

Futbol ayrımcılığa, ırkçılığa karşı biraz Lefter Küçükandonyanis'tir. Milli takımımızda onlarca gol atmıştır Lefter. Metin Oktay'dır biraz, Göztepe'nin Galatasaray'ı 1-0 yendiği bir maç sonrasında kendisini markaja alan ve maç boyunca nefes aldırmayan 18 yaşındaki defans oyuncusunun Metin Oktay ile fotoğraf çektirmek istemesi üzerine, Metin Oktay "Sen benimle değil, ben seninle resim  çektirmek istiyorum demiştir". Fenerbahçe ile şeref stadının çamurlu ortamında oynanan Fenerbahçe Beşiktaş maçında iki farkla Beşiktaş galiptir. Maçın ortasında Beşiktaş atakları art arda devam ederken orta sahada Fenerbahçe kaptanının yanına gelerek " Arkadaşlara söyle biraz maça asılsınlar, bu maçın zevki böyle çıkmaz" diyen Baba Hakkı'dır futbol. Futbol alanında ilk kez sendikal faaliyet başlattığı için spordan afaroz edilen Metin Kurt'tur birazda.

Onların oynadığı dönemler belkide futbolun içine bu kadar piyasacılık girmemişti. Belki de aynı bugünkü gibidir, bilmiyorum. İki takım taraftarlarının yan yana karşılaşmaları izlediği dönemlerde yaşamadım. Tekrar öyle olmasını isterim.

Futbol da dayanışmadır zaten. 1932 Büyük İstanbul yangını sırasında Fenerbahçe'nin ana kulüp binası, antereman sahası yani Fenerbahçe'nin bütün varlığı tek günde kül olur. Fenerbahçe'nin de iki gün sonra Selanik ile maçı vardır. İki gün sonra maça çıkmaları lazım. Futbolcular borç alarak Fenerbahçe forması yaptırırlar. Taksim Spor, Beşiktaş gibi İstanbul'un ünlü kulüpleri Fenerbahçeye yardım toplarlar. Bu haberi duyan futbolcuların yüzü biraz gülümser. Fakat bir çok futbolcu kendi evi barkı da yandığı için maça gelemez. Selanik karşısında maça çıkmak için soyunma odasında Fenerbahçe bekler. Soyunma odasının kapısı birden açılır, kapıyı açan kişiye Fenerbahçe kaptanı Fikret Arıca dikkatli şekilde bakar. Gözlerini kapıdaki gençten alamaz ve "Sizin burada ne işiniz var" der. Kapıda görülen Galatasaray'ın bugün bile Aslan lakabıyla anılmasının sebebi Galatasaray kaptanı Nihat, Aslan Nihat Bey ve yanında beş Galatasaraylı dostu kapıda dururlar, Aslan Nihat Bey " Fikret siz bu haldeyken biz evimizde oturamazdık. Eğer arkadaşlarında kabul ederse arkadaşlarım ve ben bugün Fenerbahçe forması giymek istiyoruz." der. Fikret ayağı kalkar, Aslan Nihat Bey'e sarılır "Kardeşim" der. Fenerbahçe o gün Galatasaraylı futbolcuların takviyesiyle maçı 4-0 kazanır. 910Tl ödül alır kazanan takım olan Fenerbahçe. Bütün varlıkları yandığı halde Fenerbahçeli futbolcular bu parada Galatasaylı meslektaşlarımızın da emekleri var, onlara haksızlık etmemek için 910 lirayı kulübün kasasına koymak yerine Kızılay'a bağışlarlar. Benim izlemek istediğim futbol bu.


Paylaş:

13.06.2015

Nazım ile ilk tanışma

İlk okul eğitimi sırasında Türkçe kitaplarında genelde bayrak şiiri yerini almıştı. Liseyi bitirene kadar da şiirle aram yoktu. Her öğrenim yılında kitaplarda birbirinin benzeri şiirler okutuluyordu. Tabii, bu ben şiiri sevmediğim anlamına gelmiyor ama o dönemler roman okumayı daha çok seviyordum.

Tabii ki edebiyat derslerinde Orhan Veli, Yahya Kemal gibi çok önemli şairlerle tanıştım. hala ezberimde bir kaç şiirleri vardır. Ama herkesin Nazım ile ilk tanışması farklıdır. Okulda okurken pek denk gelmedim ders kitapların da Nazım'a... Varsa bile ben görmemiş olabilirim...

Eski, kapağı olmayan bir edebiyat dergisinde "Nazım Hikmet Vatan Hainliğine Devam Ediyor" şiirini okumuştum. Eski, kapağı olmayan, saman kağıdından sayfaları olan bir dergide. Bütün görüşümün değişeceğinden habersiz okudum. Bazen bir şiir hayat değiştirir. Kitapta olabilir. İyi bir beste de olabilir.

Sonra elime geçen kitapta Memleketim şiirini okudum. Arkasından Davet şiirini okudum. Bu şiirin basılı olduğu bir tişört almıştım hatta pazar da denk gelmişti. "Dört nala gelip uzak Asyadan, Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan, Bu memleket bizim!" Ve Diyet şiiri ilk okuduğum şiirleri. Diyet beni etkilemişti Kore'de ölen bir subayın ağzından Menderes'ten subayın diyetini istedi. Kuva-yi Milliye Destanı ve Şöyle bir karıştırdığım Memleketimden İnsan Manzaralarını saymazsam olmaz.

Her okuduğumda, Nazım halk, Nazım memleket, Hakkını arayan insanlar da biraz Nazım..Nazım Hikmet'in "Ne devlet, ne para, insanın emrinde dünya" sözü bir gün gerçekleşecek, On yıl sonra, belki yüz ama bir gün gerçekleşecek. Ne devlet, ne para, insanın emrinde dünya!

Daha önce yazdım, ama hala anlamıyorum.. Türkiye de hayat şartlarına göre kitap bile lüks. Kitaplar neden bu kadar pahalı anlamıyorum... Neden vergi aldıklarına kafam basmıyor desem yalan olur "Devlet okuma diyor" okursan da ben senden vergi alırım.
 
Paylaş:

9.06.2015

İzmir Çim Konserleri

11 Haziranda İzmir B.Ş.B.'nin düzenlediği çim konserleri başlıyor. 2015 Çim konserler takvimi şöyle;


BAJAR - 11 HAZİRAN
RESUL DİNDAR - 18 HAZİRAN
ÖZLEM TANER - 25 HAZİRAN
FUAT SAKA - 2 TEMMUZ
ROCKA - 9 TEMMUZ
PENTAGRAM - 23 TEMMUZ
GECE YOLCULARI - 30 TEMMUZ
REDD - 6 AĞUSTOS
YASMİN LEVY - 13 AĞUSTOS
GÖKSEL - 20 AĞUSTOS
FETTAH CAN - 27 AĞUSTOS
ZAKKUM - 3 EYLÜL

BOĞAZİÇİ CAZ KOROSU - 5 EYLÜL ( FUAR ALANINA ALINDI)
MEHMET ERDEM - 10 EYLÜL


Yer : Alsancak Hava Gazı Fabrikası


Alsancak Hava Gazı Fabrikası
Paylaş:

7.06.2015

Beni ... delirttiniz!

Güzel bir pazar sabahı. Uzak gelecek için umudu olan, yakın gelecek için umutsuz biri. O biri benim. Çünkü seçim sonuçlarının kimseyi tatmin etmeyeceğini biliyorum. En azından beni. Meclisteki partileri de tatmin etmeyecek, Onlar hep tatminsiz, daha fazla maaş için o koltukları işgal ettiklerini düşünüyorum. Ve de  saygınlık kazanmak için halkının çoğuna saygı duymadığı. Beni halk seçti diyecekler çünkü. Saygıyı yasa ile de sağlayabilirler, belki de yapıyorlardır, İnsan yönetmesi için seçtiği kişileri önce sevmeli, özellikle de Cumhurbaşkanı'nı ülkenin her kesiminin içine sinmeli yani. Mesela herkesin sevdiği, belkide şimdiki çocukların bir çoğunun bilmediği Barış Manço gibi. Milletvekili adaylarının çoğunu halkın seçtiğinden de kuşku duyuyorum. Düşüncem de haklı olabilirim haksız da.

Hiç kimsenin seçimlerin demokrasiye uygun olduğunu da söyleyemez, darbeden kalma seçim barajı varken. Halkın tamamın temsil edilmediği bir mecliste milletvekilleri de demokrasiyi ve insan haklarını ağzına alırken düşünmelidir bir kez daha. Seçim barajı ayrı bir felaketten bugüne kadar gelmesi yine meclisteki partilerin işine gelmiştir veya kaldırmak için yeterince çabalamamıştır..

Meclisteki partilerden en azından birinin AB'ye girmiyoruz, Nato'dan çıkacağız. Amerikan üslerini kaldıracağız demesini çok isterdim. Bu bizim bağımsız olmadığımızı gösterir. Amerikan üslerinin, Nato askerlerinin olduğu bir ülke de seçimin galibini de genelde sonuçlar değil dış ses belirler. Bu çerçevede yakın gelecekten umudum olmaması gayette normaldir.

Gece, George Orweel'in 1984 kitabına başladım önsözün de farklı, "aykırı düşünen buharlaşır, söz gelimi günce tutmak bile tehlikeli bir suçtur. Düşünce polisi sürekli ensenizdedir ...." diye devam ediyordu. Gerisini merak edin de kitabı okuyun. Biz de henüz düşünce polisi yok. Umarım olmaz, buharlaşmaya gerek yok..

Seçimler hakkında bu kadar yazı yeter. Bu sabah İzmir de hava tam bana göreydi. Saat yediyi geçiyordu bisikletle evden çıktığımda, daha sonra kuzenim geldi. Bisikletlerle vurduk yollara, yol bizi götürdü İnciraltı'na. Oturduğumuz yerden İnciraltı'nın 24 km olduğunu öğrendim. Bisiklete yeni ısınmaya başlayan biri olarak iyi yol dönüşü de sayarsak 48 km. İnciraltı çok güzel olmasına rağmen, bizim insanlarımız da bir o kadar pis. Ne kadar güzel bir yerde yaşadıklarının farkında değiller. Çöp kovalarının çokça olmasına karşın yerler de çöpler, çimlerin üstü pet bardak, peçete... Sonra da belediye iyi çalışmıyor diye sızlanırlar, hemen de şu söze sığınırlar. Belediyenin temizlik işçileri işsiz kalmasın. Belediyelerin temizlik işçileriyle her gördüğüm yerde selamlaşırım, çünkü o insanlar (ne kadar aldıklarını bilmiyorum ama belkide asgari ücretle) en az bir öğretmen bir doktor kadar kutsal bir iş yapıyorlar. Doğaya, yaşadığı çevreye ve kendisine saygısı olmayan insanların, pislettiği sokakları, caddeleri, parkları temizliyorlar..

...
Siz yere çöp atmayın. Merak etmeyin belediye işçileri işsiz kalmaz...

Oyları kullandık bir çoğumuz, Ve muhtemelen bir çoğumuz nasıl olur yine diyecek. Beni yine onlar delirticek, iyisi mi şimdiden delireyim, isteyen olursa arkadan eşlik eder.

   
Not: Bir gün, durduramayacaklar halkın çoşkun akan selini!

Paylaş:

5.06.2015

Kitap: Kişisel Direniş Kitabı - Enver Aysever

Direnişte idim. Üç gündür belli aralıklara biraz müzik eşliğinde. Enver Aysever'in kişisel direnişlerini okudum. Bana direnişteyken en çok bu iki parça eşlik etti...

    
   
Herkesin de kişisel direnişleri vardır. Benim de henüz yazmadığım direnişlerim var.

Nefes aldığımız her an ölüme karşı direniyoruz. Sonucu kesinlikle belli, galip gelemeyeceğimiz kesin. "Savaşın kazananı olmaz" derler, doğrudur savaşta iki tarafta yenilir, insanlıkları ve vicdanlarıyla beraber. Bu galip gelemeyeceğimiz savaşın kazananı inançlı insanlar için tanrıdır. Tanrı kumar gibi o zaman, kumarda kazanan hep kasadır, inançlı insanlarda da durum aynen böyle insanlar hayatlarını kaybeder tanrı hep kazanır  Bir de nefesi kesildiğinde bile direnmeye devam edenler  var. Düşünürler, yazarlar, şairler, ressamlar, müzisyenler ...

Mesela "Ben gelmedim kavga için, benim işim sevgi için." diyen Yunus Emre, "Dönen dönsün ben dönmem yolumdan" diyen Pir Sultan Abdal, 1828'li yıllarda Aydın'da halk ihtilali yapan, Vergi yükünden bunalan halka bu vergiyi kaldırdığını ilan edip, mültezimlerin, voyvodaların ve zabitlerin halktan keyfi olarak topladıkları vergileri kaldıran, bunlarla da yetinmeyerek, ' vali-i vilayet, hademe-i devlet, Atçalı Kel Memet ' şeklinde imzaladığı fermanlarla, hükumetten serbest ticaret ve tarımın korunmasını, kanunların değiştirilmesini, daha eşit kanunlar yapılmasını ve askerliğin yeni esaslara bağlanmasını" isteyen Atçalı Kel Mehmet'in Anadolusun da. "Vatan sevgisinden maksat, toprağa değil, onun üstünde yaşayan insanlara duyulan sevgidir" diyen Namık Kemal'in, "Hak bildiğin yolda, yalnız da olsan yürüyeceksin." diyen Tevfik Fikret'in, Emperyalizme karşı direnip, halkı örgütleyip, kurtuluş savaşını kazanılmasında büyük rol oynayan Mustafa Kemal'in Türkiye'sinde direnmek bize kalan miras, Yakın tarihimiz de "Vurun ulan vurun ben kolay ölmem" diyen Ahmed Arif, "Hiç bir korkuya benzemez halkını satanın korkusu" diyen Nazım Hikmet, " Japonya'yı yiyen velet /Dünyadaki tek nedamet /İki yüzlü kahpe millet /Amerika katil katil" diye türkü yakan Aşık Mahsuni Şerif ve nicesinin topraklarında Anadolu'da yaşıyoruz.

Herkesin kişisel olarak direndiği bir şeyler mutlaka vardır. Benim için okumak bir direnme biçimi, yazmakta bir direnmek. Sevmek direnmektir. Her şeye rağmen gülebilmek direnmektir. Direnmek güzel şey, direnenler de güzel insanlar!

Bu kitapta edebiyattan sanata, siyasetten futbola, astrolojiden kişisel gelişime, güncel olaylardan aşka bir çok konuda fikirlerini de belirtirken başkaldırının, direnişin kitabını yazmış kısaca...

Paylaş:

3.06.2015

Dünya tersine dönse nasıl olurdu?

Akşam rastgele rastladığım bir kaç resmi paylaşmak istedim. Böyle ilginç ve anlamlı resimleri paylaşmayı seviyorum. Daha önce de"Modern kültürün eleştirisi" ve "Iranlı Bir Karikatüristin Çalışmaları" adı altında birkaç resim paylaşmıştım. Google'a "¡Si el mundo fuera al revés en algunas cosas!" yazdığınızda gelen, yabancı sanatçıların çalışmaları...  
Dünya tersine dönse nasıl olurdu? 
























Paylaş:

1 Haziran 2015 Geciken bir yazı!

Erkenden kalktım... Rutin sıradan bir sabahtı. Doğru mutfağa girdim sütsüz şekersiz bir kahve içerek güne başladım. Kendi kendime bugün bisikletle dışarıya çıkmalıyım dedim. Önceden plan yapmayı sevmem, ani kararlar veririm. 31 mayıs akşamı sosyal medyada haziran hareketinin 1 Haziranda Cumhuriyet meydanında "Gezi'den Haziran'a Sokaklar Bizim" adı altında Gezi de kaybettiklerimizi anma ve konser etkinliklerinin duyurusunu görmüştüm...



İzmir'de yaklaşık iki haftadır ulaşım aracı olarak bisiklet kullanıyorum, biraz ağrı oluyor ama bisiklet kullanmaktan müthiş bir haz duyuyorum. 15:30 gibi evden çıkmıştım. Oturduğum yerden Alsancak yaklaşık 15 km kadar, elli dakikaya vardım.Kaskımı çıkardım, tekel bayiye girdim, Dolaptan bir bira aldım, parasını ödedim. "Kolay gelsin" diyerek çıktım. Cumhuriyet meydanı ile Gündoğdu arasında bir ağaç altına oturuverdim. Sırtımı ağaca yasladım. Birayı açtım, çantamdan okumaya devam ettiğim kitabı çıkardım ve insanlar Gezi için toplanmaya başlayana kadar bira eşliğinde okudum. (Bira çabuk bitti. Zaten alkolden çok vergi alıyorlar.) Daha sonra bisiklet yolundan Cumhuriyet meydanına gittim. Herkes birbirini yıllardır tanıyor gibiydi. Harekat saati geldiğinde yürümeye başladık. Gündoğdu meydanında konuşmalar yapıldı yirmi dakika kadar. Berkin Elvan'ın annesi bir kaç şey söyledi. Konuşmalardan sonra sahneye bandista çıktı. Bir saat boyunca şarkılar söylediler. Müziklerini zaten seviyordum. Daha önce de yakından izleme fırsatım olmamıştı. Bir saat süren konser sonunda eve dönmek için hazırlıklara başladım. Uyarı ışıkları taktım. On dakika kadar dinlendim, bir on dakika da yürüdüm. Bisiklete bindiğim gibi de eve ulaştım. Evin önündeki bankta biraz oturdum, eve çıktım...

Bisiklet kullanırken kendimi iyi hissediyorum, rüzgara karşı gitmeyi seviyorum. Trafikteki araçların bisikletlilere karşı daha dikkatli olması lazım. Her yerde gidebileceğimiz bisiklet yolları yok. Bisiklet yolu olan yerde ise yayalar yürüyor. Yol üstündeki bisiklet resimlerine bakarak, normaldir burası Türkiye. Başka ne beklenir ki bisiklet yolundan bisikletler için mi?

Bir gün imkan ve olanaklarımı sağlarsam Türkiye ve Dünya'yı bisikletle gezmeyi  çok isterim...
Paylaş:

2.06.2015

Saçmalama

Anlamıyorum... Düşünüyorum, anlam veremiyorum. Herkes çok çalışkan, çalışıyorlar... Ben tembel miyim? Tembel olmak kötü mü? İnsanlar karınlarını doyurmak için çalışmıyor mu? Hem de istemedikleri işlerde hem de onlarca saat hem de işlerini kaybetme korkusuyla birlikte çalışarak...

Sistemle ilgili ciddi sorunlarım var, sistemin de benimle sorunları var. Duygularımız karşılıklı yani platonik değilim. Sistem beni, ben de sistemi istemiyorum. Sadece para için çalışmak mantıksız geliyor. Çünkü ömrümüzü kendimiz yerine işlerimize veriyoruz. Eğer çalışıyorsam bana yorgunluk verdiği gibi para dışın da artı değerler de sunmalı yoksa yani çalıştığımız yerle birlikte bizde gelişmeliyiz. Biz aynı kalıp çalıştığımız yer gelişirse hem manevi hem de maddi sömürülmüş oluyoruz. Hizmet sektörün de çalışanız diyelim. Hizmet sektöründe çalışanların bir çoğu hafte sonu izin yapamıyor. Sadece hafta içi bir gün izn günü var. Oysa hizmet sektöründe ki çoğu işletme, iş görüşmelerinde sosyal haklarınız var diyor. Sosyal haklar vardır da sosyalleşme hakkı bariz yok. Mesela AVM'ler 08 -17, 10 - 22, 13 - 22 gibi vardiya saatleriyle çalışıyor. Hafta sonu izin yok, sosyal haklar var ama. Asgari ücrette de maaş + yol + ssk Zaman da o kadar bol tiyatro, konser istediğine git. Onlarca saat çalışıp yorulduktan sonra kim gider konsere kitap okuyacak halin kalmıyor. Bunları neden yazıyorum? Bilmiyorum. Belki de kişisel direnişimdir.

Çalışma saatleri iyileştirilmeli. Mesela beş saat olsa. İnsanlar kendilerine zaman ayırsa, kültür-sanat faaliyetleriyle ilgilense yani çalışmak sadece para kazanmak değildir. Belki biri beş saat çalıştıktan sonra, arta kalan zamanında şiddet gören kadınlar ile ilgili bir çalışma yapacak, diğeri liösemi hastaları yararına tiyatro oyunu yazacak... Toplumsal gelişme de budur. Her şey de para değildir. Kalbimiz durana, nefesimiz alışlarımız durana kadar da emekli olamıyoruz hayattan. O yüzden ciddiyetle yaşamak gerekir hayatı.

Okumayı seviyorum mesela. Kitap ile paranın ters orantılı olduğunu düşünüyorum. Okudukça paraya verdiğiniz değer azalıyor. Geleceğin dünyasında da para olmasın dinler de olmazsa değmeyin keyfime... Savaşların çoğu din ve para yüzünden çıkıyor, benim dilimde, dinimde Türkçe!

Geleceğin dünyası dedim de madem geleceğin dünyasını bizler yaratacağız, milliyetçilikte olmasın sınıflarda, sınırlarda. Hem dünya bile bölmez iken kendini sınırlarla, insanoğluna mı kaldı dünyayı bölmek koordinatlara.
 
Paylaş:

31.05.2015

Rousseau ne güzel demiş!

Tarihte ilk kez bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip burası benimdir diyen ve buna inanacak kadar saf insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun gerçek kurucusu oldu. O zaman biri çıkıp çitleri söküp atacak ya da hendeği dolduracak, sonra da insanlara; sakın dinlemeyin bu sahtekarı, meyveler herkesindir, toprak hiç kimsenin değildir ve bunu unutursanız mahvolursunuz diye haykırsaydı işte o adam insan türünü nice suçlardan, nice savaşlardan, nice cinayetlerden kurtaracaktı.

Jean Jacques Rousseau

Paylaş:

Haziran'dan Bağzı Şeyler

Geziyi unutma! Gezi bana iktidardan  arta kalan cumhuriyetin, sosyalizmle onurlandıracak sosyalist devrimin ön hazırlığı niteliğinde olduğunu hissettirmişti. Sınıfsız sınırsız yaşamak mümkün, başka bir dünya mümkün eğer ...

Parktaki ağaçlar için başlayıp, hükumet'in politikalarını beğenmeyen insanların seslerini duyurmak istemesidir gezi. Burada biz de varız! burada biz yaşıyoruz demek. Biz sizi tanımıyoruz cevabı almaktır gezi Ankara'da Polis tarafından 3 metre mesafeden başından vurularak öldürülen Ethem Sarısülük gibi. Antakya'da polis tarafından kafasından vurularak can veren Abdullah Cömert gibi. Ümraniye'de  kalabalığın içine dalan bir taksi tarafından, ezilerek can veren Mehmet Ayvalıtaş gibi
Adana’'da ki direniş sırasında, köprüden düşerek can veren polis memuru Mustafa Sarı. Lice'de öldürülen Medeni Yıldırım hiçbiri unutulmadı unutulmayacaklar tıpkı Denizleri, Mahirleri, Erdalları unutmadığımız gibi. Eskişehir'de öldürülen Ali İsmail Korkmaz'ı da unutmadık, biber gazı kapsülüyle yaralanan, ölüme 269 gün meydan okuyup, 15 yaşında 16 kilo bir biçimde hayatını kaybeden Berkin Elvan'ı da unutmadık. Hatay'da öldürülen Ahmet Atakan'ı unutmadık. Özgürlüklerini savunan insanlar ölmezler. Bu çocuklar ölmedi, öldürüldüler. Biz halkız bir ölür bin doğarız ama bu çocukların katilleri, azmettirenleri neden bulunamadı, suçlu kim? Dünyanın en barışçıl eyleminde neden binlerce insan yaralandı, suçlu kim?

İlk polis şiddetinden sonra sokaklara döküldük. İzmir de kişi başına düşün gazdan payımı aldım. Gaz yüzünden de gözyaşı döktüm Tv'de yaralananları ve hayatını kaybedenleri görünce de gözyaşı döktüm, Fenerbahçe maçında taraftarların "Ali İsmail Kormaz Fenerbahçe yıkılmaz" dediğinde de gözyaşı döktüm. Anladım ki insan olmak gözyaşı dökmeyi bilmeyi gerektiriyormuş. Kolayca duygusal'a bağlayabiliyorum kendimi...

Özgür birey olarak yaşamıma müdahale edilmesini istemediğim için eylemleri destekledim. Siyasi partilerin örgütsüz olduğunu da gördüm. Birbirini tanımayan insanların birbiriyle dayanışmasını da gördüm, Haziran meclisleri ya da park forumları olayından çok etkilendim bence yerel de böyle yönetilmeliyiz. Yani yönetime herkes katılmalı. Yaşadığımız yere bir şey yapılacaksa bu orada yaşayanların isteği doğrultusunda yapılmalı. Rant için değil! Halk için!. Unutmayalım ki bu ülke bizim yani halkındır. 2013 Haziranından bağzı fotoğraflar...

Fotoğraflarla Gezi












Biraz da orantısız zeka











Haziran güzeldir...
Paylaş:

İzleyiciler

BlogSözlük

blog sözlük

Son Yorumlar

Google+ da takip et!

Rastgele Yazılar

Blog Listem

Follow by Email

Blogger tarafından desteklenmektedir.